Çok karılı evliliklerin kural olamayacağı, ancak kısıtlı bir zaman aralığında ve belirli koşullarda mevcut olabilecekleri; ideolojik, dini veya ahlaki diğer tüm argümanlardan da öteye, nüfusun gelişimine ve kadın-erkek doğum oranlarına bakmak suretiyle anlaşılabilir diye düşünüyorum. Günümüzde Çin örneği var. Tek çocuk politikası ve kız fötüslerin düşürülmesi erkek/kadın oranını erkekler lehine altüst etmiş durumda. Bunun bir sonucu ise, evlenmek için değil birden fazlasını, tek bir kadın bulamayan erkeklerin sayılarının hızla artması oldu. Bu, daha erkek/kadın oranının birin sadece biraz üstünde olduğu bir toplum. Erkeklerin birden fazla kadınla evlenebilmesi, evlenilebilinecek kadın nüfusunu hızla azaltacağından; örneğimiz diyelim iki kadına kadar evliliğe izin verilen bir toplum olsun; idealde, erkeklerin evlilik "kotasını" doldurabilmesi için her erkek başına iki kadın olması, yani erkek/kadın oranının 1/2 olması gerekirdi. Tarihin hiçbir döneminde hiçbir yerde, sürekli savaş durumunun yaşandığı ve sivil nüfusun bundan çok zarar görmediği endüstrileşme öncesi dönem hariç, böylesi bir nüfus yapısına kalıcı olarak rastlayabileceğimizi sanmıyorum. Bilindiği üzere, erkek/kız bebek doğum oranı, nüfusa dışardan müdahale edilmeyen tüm toplumlarda yaklaşık 1/1'dir.
Çok karılı evliliğe ruhsat verilse, bundan öncelikle zengin, makam veya iktidar sahibi olanların gönüllerince yararlanabileceği, bu "sınıfların" dışında kalanların geride kalanlarla yetinecekleri veya çoğu durumda hiç eş bulamayacakları aşikar gibi görünmekte. Buna, belki kadınlardan da önce, erkeklerin genelinin karşı çıkması gerekmez mi? Ne de olsa hayali bir hareme kavuşacağım derken, hiçeşsiz, yalnız ve çocuksuz kalmak da var.
İyi fikirler birden bire oluşmazlar. Birer geçmiş yaşamları vardır onların da, başkalarında ve bizlerde. Aklımıza "geliverdiklerinde" uzun bir yol yürümüş olmanın bilgeliğini taşırlar. İyi fikirlere vesile olmak dileğiyle.
4 Nisan 2013 Perşembe
5 Mart 2013 Salı
11 Şubat 2013 Pazartesi
Pişmanlıklar yürümeyi engelleyen bir yüke dönüşmesin
Gözlerinde bir çocuk masumiyeti olmak kolaydır, eğer bir çocuksan. İmkansızdır tekrar çocuk olmak; geçen yıllar yıpratır, değiştirir bizleri. Olgunlaştık deriz. Ruhun beslendiği kaynaktan ve özünden uzaklaşmamayı başarmak çocuk kalmaktan daha büyük bir başarıdır, zannımca. Geçen yıllarımıza ve edindiğimiz yeni kimliklere haksızlık etmeyelim derim, pişmanlıklarımızı büyüteç altında tutarak. Çünkü insan olma hali ve geçip gidiyor olma bilinci bir kervanla, bizi, henüz yaşıyorken anı, yaşanmamış, yaşayamadık ve yaşayamayacak olduklarımızı sırtımıza yükleyip, üstteki yolcuyu bir anda yük hayvanına dönüştürebilir.
5 Aralık 2012 Çarşamba
Hayat detaylardan hoşlanır
Sabah yürüyüş yaparken, yolda aklıma çevremdeki detayların güzelliği geldi. Havanın nemli yosun kokusu, asfaltı bir ressamın fırça darbeleriymişçesine süsleyen yapraklar ve su birikintileri, çamların yol yol gövdeleri ve fırça tüyü iğneli yaprakları, erguvanların heyecanla sararmasını beklediğim kalp biçimli yaprakları, çimler, kahvenin bacasından salınan odun sobası dumanı, sessizlik ve sessizlikte birkaç kuşun çığlığı vs. Amaç yürümek ve sağlık kazanmak da olsa, bu detaylar olmasa yürümenin bir tadı yok, yürümeden aklımda kalan bir şey de olmayacak. Bir tünelde yürümekten farkı kalmayacak.
Hayatlarımız bir tünelde yürümeye benziyor çokluk, hedefe gözlerimizi dikmiş, sağa sola aldırış etmeden koşturuyoruz. Koşuyoruz, çünkü vaktimizin yetersiz olduğunu düşünüyoruz, çünkü etrafımız bizi ilgilendirmiyor ya da etrafımızda bizi ilgilendirecek bir şey yok. Hedeflerimiz neden bu kadar önemli? İmkan olsa bir zaman-mekan makinası icat edeceğiz, yolları ve gereksiz (!) boşlukları ortadan kaldıran. Tavşan gibi zıplayacağız zaman ve mekanda. Uykuda geçen zamanları bile aceleyle atlayacağız.
Gözlerimiz eğer iyi görüyorsa, önümüzü tamamıyla net gördüğümüzü düşünürüz. Oysa, net gördüğümüz alana dikkatli bakınca, sadece odaklandığımız kısmın net göründüğünü, gerisinin gölgeler ormanı gibi sezildiğini, ama gözümüzün veya başımızın her ufak hareketiyle odağımız değiştiği için beynin bu görüntüleri işleyip yekpare bir netlikte bize sunduğunu farkederiz. Basit bir fotoğraf yoktur karşımızda, geniş, bizi sarıp sarmalayan, derinliği olan, tüm duygularımıza hitap eden bir panorama, adeta yamalı bir bohça vardır. Hiçbir şey düz ve biteviye değildir görsel alanımızda. Detayları, parçacıkları birleştirerek genişliği elde ederiz.
Hayat da küçük detaylardan oluşur ve detaylarla zenginleşir. Çevremizdeki insanlar ve sürekli değişen halleri, zamanın aşındırdığı eşyalar, dönüp durmakta olan dünya ve buna bağlı oluşan gündüz-gece, mevsimler ve iklim değişiklikleri, önce tomurcuklanan, sonra yapraklanan, sonbaharda sararan yapraklarını döken, kışı birkaç yaprak, birkaçı kırılan ve rüzgarda sallanan dallarla geçiren ağaçlar, sonra çiçekler, sonra hayvanlar... Çiftleşen, yumurtlayan veya doğuran, şefkatle yavrularını besleyen-büyüten, yuvadan uçuran, yaşlanan çeşit çeşit, boy boy, huy huy hayvanlar.
Sonra bir de yarattığımız dünyalar var bunun karşısında; upuzun ve pürüzsüz simsiyah yollar, dümdüz yükselen duvarlar, düz çıkıntılar, bir sıra dikilmiş ve bütün çıkıntıları kesilmiş ağaçlar, bir örnek giyinmiş ve etrafıyla ilgilenmeden, hızlı hızlı yürüyen insanlar, ve tabii bütün açık alanları işgal etmesine izin verdiğimiz gösterişimiz, kimlik kartımız, konforumuz bir örnek arabalarımız.
Görülecek bir şey bırakmadığımız için sokaklar bizi artık ilgilendirmiyor; kaçmak, geçip gitmek istiyoruz. Yolculuğa tahammülümüz yok, mekandan mekana hızlı geçiş arzuluyoruz. Bunun için arabalara giderek daha da mahkum oluyoruz, bu mahkümiyet arttıkça şehirlerimiz daha düz ve detaysız, daha az insani oluyor. Bir kısır döngü.
Yavaşlamaya, görme alanımızı genişletmeye, detayları görmeye, üzerinde düşünmeye, konuşmaya ihtiyacımız var. Zaman geçmeye devam ediyor. Herkes kendi hayatının tablosunu yapıyor, ömrü boyunca. Vakit dolup, “gel bak, eserine,” dendiğinde detaylardan yoksun, basit birkaç renkten ve silik düz çizgilerden oluşan bir resim midir, görmek istediğimiz?
Etiketler:
değişim,
Detaylar,
hayat,
koşuşturma,
resim
2 Kasım 2012 Cuma
Muhteşem Bir Hayat
İnsan hayatı muhteşem olabilir mi? Buna başka bir soruyla yanıt vermek gerek: Kendi hayatına bakınca muhteşem olduğunu düşünen hiç var mı? Başkalarının tüm hayatı veya hayatımızın bir bölümü bize öyle görünebilir, ama hayat gerçekte uzun ince bir yoldur ve en inandığımız, gücüne hayran olduğumuz insanın dahi sıkıntılı, üzüntülü ve korkulu zamanları olmuştur, ve gelecek daha fazlasına da gebedir: yalnızlık ve ölüm korkusu ruhun mağaralarının karanlığında filizlenen mantarlar gibidir. Şimdilik zararsız, ama bir gün istemeden ağzımıza alacağımızı bildiğimiz zehirler...
Muhteşeme yakın hayatlar olabilir, soylu ruhların sürdürdüğü, ama eninde sonunda insan ve hayatı sadece bir parantezdir. Aç parantez. Yaşam. Kapa parantez. Muhteşem parentezin dışında kalır.
Muhteşeme yakın hayatlar olabilir, soylu ruhların sürdürdüğü, ama eninde sonunda insan ve hayatı sadece bir parantezdir. Aç parantez. Yaşam. Kapa parantez. Muhteşem parentezin dışında kalır.
11 Ağustos 2012 Cumartesi
Bir Yahudi olmak ya da olmamak
Bir Yahudi olmak ya da olmamak
Roni Marguiles'in Yahudi milli karakteri, küfür, şirk ve nifak başlıklı 11.8.2012 tarihli Taraf gazesindeki yazısında ele aldığı, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi AD öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Süleyman Sayar'ın* Yahudi Karakteri (Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım) başlıklı yazısını okuyorum. Ve utanıyorum...
Makalenin giriş bölümünde, günümüzde dünya gündeminin belki ilk maddesini Yahudi sorununun teşkil ettiği ifade edilerek, konunun ne yönde işleneceğine dair ipucu verilmekte. "Genetik açıdan millet fertlerinin fiziksel özellikleri yanında kazanılmış ruhsal özelliklerinin de nesilden nesile intikal ettiği ispat edilmiştir. Öyleyse, Yahudiler gibi kapalı bir toplumun tarihî/millî karakterinden söz etmek prensip olarak yanlış olmayacaktır." diyerek Yahudileri ırki olarak ayırmaya başlıyor yazar. Toplulukları zihniyetlerine göre ayırıyor ve toplumların zihniyetçe birbirine benzer kişilerden kurulu olduklarını ve zihniyetin dışarıdan yıkılmadığı gibi içerden de çok güç sarsıldığını söyleyerek bir tür kaderciliğin yolunu döşüyor.
Makalede Tevrat'tan alıntılar yapılarak, ama buna anti-Yahudi yorum katılarak, Yahudilerin bozgunculuğunun eski Mısır'a kadar uzandığı, ve Firavun II. Ramses döneminde, daha önceki Hiksoslar döneminde ülkenin bütün nimetlerinden yararlanan Yahudilerin boş durmadıkları ve bozguncu bir zihniyetle Mısırlılara karşı imha planları ve ihtilaller düzenledikleri söyleniyor. Açıklaması da basit: Hiksosların kendilerine sağladığı politik imtiyazlara alışmış olmaları. Nüfusları hızla artan Yahudilerin artık Mısır yönetiminin korkunç baskısına maruz kalma dönemi başlamış oluyor.
Tarih boyunca Yahudilerin maruz kaldığı baskıları bir tespit ile açıklıyor yazarımız, bilimsel bir makalede, bilimsellikten alabildiğince uzak bir şekilde: "Yahudilerin yabancı hakimiyeti altında alabildiğine ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmış olmaları büyük ölçüde kendi isyankâr, uyumsuz, bozguncu ve entrikacı karakterlerine de bağlı kalmıştır. Gerek Mısır, gerek Babil, Yunan, Roma ve hatta İslâm hâkimiyeti dönemlerinde hep düşmanla işbirliği yaparak yaşadıkları ülkeyi çökertmeye çalışmışlar, ama her seferinde başarısızlığa uğramışlardır." Yani, Yahudiler başlarına gelenleri hep haketmişler. Ezenler, horlayanlar, olsa olsa bir kışkırtmaya maruz kalmış olabilirler! (Öte yandan, hep düşmanla işbirliği yaptıklarının, yaşadıkları ülkeyi çökermeye çalıştıklarının kanıtları nerede?).
Hakkını yemeyelim, ortaçağdaki gettoların Yahudi toplumu için birer hapishane olabileceğini dile getirmiyor değil, ama farklı bir biçimde değerlendirmenin de mümkün olduğunu, buraların birer hapishane olmaktan çok, birer kale olduğunu eklemekten kendini alamıyor yazarımız. Dışarıdakileri içeri almamak için kurulmuş olduklarına bizi ikna etmeye çalışırcasına.
Yahudilerin en büyük suçunun, siyasi güç ve bağımsızlık elde edememeleri, sürekli baskı yaşamaları sonucunda (bu, onlara baskı yapanların suçu olmalı, ama böyle bir değerlendirme yok), fikri ve iktisadi alanlara yönelerek zengin olmalarıymış. Ha, bir de zengin olmak için binbir entrika ve hile yapmayı da ihmal etmemişler, siyasi güç dengelerini bozmaya çalışmışlar. Bu da onların daha çok hor görülmelerine neden olmuş, hor görüldükleri için de nefret, ihtiras ve üstün ırk idealiyle dolarak ayakta kalmayı başarmışlar. "Böyle olsaydı bile, ne yapsalardı yani?, demekten kendini alamıyor insan. Bir topluluğa duyulan nefreti ve ayrımcılığı böylesine haklı çıkarmaya çalışmak ise müslüman bir ilahiyatçının işi midir?
Yazar Kuran'a göre Yahudilerin genel olarak kafir, yani inkarcı karakter tipinin örnekleri arasında yer aldığı yorumunu yapıyor ve Kuran'ı Kerim'i adeta Yahudilere karşı çıkışın kitabı haline getirmek için Yahudi karakterinin belirleyici kavramlarını sayıyor, bunların Yahudi milli karakteri sayılması gerektiğini söylüyor: 1-İnkâr (“küfr”), ...., 19-Gazap ve lânet (“ğadab” ve “lâ‘net”).Tarihte belli bir zamanda, belli bir yerde, belli kişiler arasında olan veya olduğu söylenen olayları günümüzdeki Yahudilerin hepsinin belirleyici özelliği olarak, adeta genetik yapıdan kaynaklandırarak genelleştiriyor, ezeli ve ebedi bir hale getiriyor, "Yahudiden adam çıkmaz" demeye getiriyor.
Aşağıdaki alıntıları okuduktan sonra ise insanın eline bir sopa alıp Yahudi cezalandırmaya koşası geliyor. Böylesi duygusal tonda, akıldan uzak öğelerle yüklü bir bilimsel yazı olabilir mi? Ve biz bunları, unutmayalım, hedefi ilahi doğruyu ve güzelliği aramak olması gereken bir dergide buluyoruz: (Yahudinin) "Cinayet, vazgeçilmez karakteridir; peygamberlerini bile öldürmüştür. Hak’tan yüz çevirdiği için dönektir, ikiyüzlüdür. Anlaşmalarına sadık değildir, hâindir. Kin ve düşmanlık peşindedir. Bozguncu, isyankâr ve zâlimdir. Aşağılık duygusu ve korku
ruhuna işlemiştir. Kıskançtır. Katı yüreklidir. Cahildir; doğru ile yanlışı birbirinden ayırma yeteneğini yitirmiştir. Doğruyu gizleme ve sözü değiştirme huyu vardır. Bütün bu olumsuz karakter özelliklerinden ötürü, özellikle de inkârcı tabiatı gereği Allah, peygamberler ve diğer insanların gazabına, lânetine uğramıştır."
Kanaatimce, bu metin ırkçı bir metindir. Yahudi bir toplumda doğmayı, otomatikman, o toplumun karakter özellikleri olduğuna inanılan değerlerin taşıyıcısı olma anlamına getiriyor; özgür iradeye, tarihi koşulların özgüllüğüne, tarihi hakikat diye dile getirilenlerin çoğunlukla güçlülerin yorumu olduğu gerçeğine gözlerini kapatıyor. Bu yönleriyle, insanın gerçeği arayış yolu olan İslama da uzak olduğunu söyleyebiliriz.
Kaynak: * Sayar S. Yahudi Karakteri (Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım). Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 9, Cilt 9, 2000.
Roni Marguiles'in Yahudi milli karakteri, küfür, şirk ve nifak başlıklı 11.8.2012 tarihli Taraf gazesindeki yazısında ele aldığı, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi AD öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Süleyman Sayar'ın* Yahudi Karakteri (Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım) başlıklı yazısını okuyorum. Ve utanıyorum...
Makalenin giriş bölümünde, günümüzde dünya gündeminin belki ilk maddesini Yahudi sorununun teşkil ettiği ifade edilerek, konunun ne yönde işleneceğine dair ipucu verilmekte. "Genetik açıdan millet fertlerinin fiziksel özellikleri yanında kazanılmış ruhsal özelliklerinin de nesilden nesile intikal ettiği ispat edilmiştir. Öyleyse, Yahudiler gibi kapalı bir toplumun tarihî/millî karakterinden söz etmek prensip olarak yanlış olmayacaktır." diyerek Yahudileri ırki olarak ayırmaya başlıyor yazar. Toplulukları zihniyetlerine göre ayırıyor ve toplumların zihniyetçe birbirine benzer kişilerden kurulu olduklarını ve zihniyetin dışarıdan yıkılmadığı gibi içerden de çok güç sarsıldığını söyleyerek bir tür kaderciliğin yolunu döşüyor.
Makalede Tevrat'tan alıntılar yapılarak, ama buna anti-Yahudi yorum katılarak, Yahudilerin bozgunculuğunun eski Mısır'a kadar uzandığı, ve Firavun II. Ramses döneminde, daha önceki Hiksoslar döneminde ülkenin bütün nimetlerinden yararlanan Yahudilerin boş durmadıkları ve bozguncu bir zihniyetle Mısırlılara karşı imha planları ve ihtilaller düzenledikleri söyleniyor. Açıklaması da basit: Hiksosların kendilerine sağladığı politik imtiyazlara alışmış olmaları. Nüfusları hızla artan Yahudilerin artık Mısır yönetiminin korkunç baskısına maruz kalma dönemi başlamış oluyor.
Tarih boyunca Yahudilerin maruz kaldığı baskıları bir tespit ile açıklıyor yazarımız, bilimsel bir makalede, bilimsellikten alabildiğince uzak bir şekilde: "Yahudilerin yabancı hakimiyeti altında alabildiğine ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmış olmaları büyük ölçüde kendi isyankâr, uyumsuz, bozguncu ve entrikacı karakterlerine de bağlı kalmıştır. Gerek Mısır, gerek Babil, Yunan, Roma ve hatta İslâm hâkimiyeti dönemlerinde hep düşmanla işbirliği yaparak yaşadıkları ülkeyi çökertmeye çalışmışlar, ama her seferinde başarısızlığa uğramışlardır." Yani, Yahudiler başlarına gelenleri hep haketmişler. Ezenler, horlayanlar, olsa olsa bir kışkırtmaya maruz kalmış olabilirler! (Öte yandan, hep düşmanla işbirliği yaptıklarının, yaşadıkları ülkeyi çökermeye çalıştıklarının kanıtları nerede?).
Hakkını yemeyelim, ortaçağdaki gettoların Yahudi toplumu için birer hapishane olabileceğini dile getirmiyor değil, ama farklı bir biçimde değerlendirmenin de mümkün olduğunu, buraların birer hapishane olmaktan çok, birer kale olduğunu eklemekten kendini alamıyor yazarımız. Dışarıdakileri içeri almamak için kurulmuş olduklarına bizi ikna etmeye çalışırcasına.
Yahudilerin en büyük suçunun, siyasi güç ve bağımsızlık elde edememeleri, sürekli baskı yaşamaları sonucunda (bu, onlara baskı yapanların suçu olmalı, ama böyle bir değerlendirme yok), fikri ve iktisadi alanlara yönelerek zengin olmalarıymış. Ha, bir de zengin olmak için binbir entrika ve hile yapmayı da ihmal etmemişler, siyasi güç dengelerini bozmaya çalışmışlar. Bu da onların daha çok hor görülmelerine neden olmuş, hor görüldükleri için de nefret, ihtiras ve üstün ırk idealiyle dolarak ayakta kalmayı başarmışlar. "Böyle olsaydı bile, ne yapsalardı yani?, demekten kendini alamıyor insan. Bir topluluğa duyulan nefreti ve ayrımcılığı böylesine haklı çıkarmaya çalışmak ise müslüman bir ilahiyatçının işi midir?
Yazar Kuran'a göre Yahudilerin genel olarak kafir, yani inkarcı karakter tipinin örnekleri arasında yer aldığı yorumunu yapıyor ve Kuran'ı Kerim'i adeta Yahudilere karşı çıkışın kitabı haline getirmek için Yahudi karakterinin belirleyici kavramlarını sayıyor, bunların Yahudi milli karakteri sayılması gerektiğini söylüyor: 1-İnkâr (“küfr”), ...., 19-Gazap ve lânet (“ğadab” ve “lâ‘net”).Tarihte belli bir zamanda, belli bir yerde, belli kişiler arasında olan veya olduğu söylenen olayları günümüzdeki Yahudilerin hepsinin belirleyici özelliği olarak, adeta genetik yapıdan kaynaklandırarak genelleştiriyor, ezeli ve ebedi bir hale getiriyor, "Yahudiden adam çıkmaz" demeye getiriyor.
Aşağıdaki alıntıları okuduktan sonra ise insanın eline bir sopa alıp Yahudi cezalandırmaya koşası geliyor. Böylesi duygusal tonda, akıldan uzak öğelerle yüklü bir bilimsel yazı olabilir mi? Ve biz bunları, unutmayalım, hedefi ilahi doğruyu ve güzelliği aramak olması gereken bir dergide buluyoruz: (Yahudinin) "Cinayet, vazgeçilmez karakteridir; peygamberlerini bile öldürmüştür. Hak’tan yüz çevirdiği için dönektir, ikiyüzlüdür. Anlaşmalarına sadık değildir, hâindir. Kin ve düşmanlık peşindedir. Bozguncu, isyankâr ve zâlimdir. Aşağılık duygusu ve korku
ruhuna işlemiştir. Kıskançtır. Katı yüreklidir. Cahildir; doğru ile yanlışı birbirinden ayırma yeteneğini yitirmiştir. Doğruyu gizleme ve sözü değiştirme huyu vardır. Bütün bu olumsuz karakter özelliklerinden ötürü, özellikle de inkârcı tabiatı gereği Allah, peygamberler ve diğer insanların gazabına, lânetine uğramıştır."
Kanaatimce, bu metin ırkçı bir metindir. Yahudi bir toplumda doğmayı, otomatikman, o toplumun karakter özellikleri olduğuna inanılan değerlerin taşıyıcısı olma anlamına getiriyor; özgür iradeye, tarihi koşulların özgüllüğüne, tarihi hakikat diye dile getirilenlerin çoğunlukla güçlülerin yorumu olduğu gerçeğine gözlerini kapatıyor. Bu yönleriyle, insanın gerçeği arayış yolu olan İslama da uzak olduğunu söyleyebiliriz.
Kaynak: * Sayar S. Yahudi Karakteri (Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım). Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 9, Cilt 9, 2000.
Etiketler:
Kuran'da Yahudi,
Roni Marguiles,
Yahudi,
Yahudi karakteri
31 Temmuz 2012 Salı
Ötürü sevmek
Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek insanlığın tümünü ve insan olmanın tüm hallerini kucaklamayı sağlamayabiliyor. Çünkü bu fikre göre, sevmek için illa ki bir yaratıcıya inanmak gerekiyor. Oysa bir yaratıcıya inanmayı insan, çabucak, imana sahip olmaya, bir dinden olmaya ve giderek kendi dinini diğer dinlerden üstün görmeye, o zaman da zihninde "inanan" ve "inanmayan"lar arasında ayrım yapmaya doğru yuvarlıyor. Zararsız görünen bir kartopu ezici bir çığa dönüşebiliyor, böylece.
Yaratandan ötürü sevmeden de önce, temelde kendimiz dahil herkesi, bütün sıfatlardan arındırıp adeta kum zerreciklerinin veya ağaç yapraklarının veya buğday başaklarının eşitliğinde görmeyi ve yalnızca var olduğumuzdan dolayı saygı duyabilmeyi öğrenmeliyiz. Adalet duygumuzun temelinde bu eşitlik yer almalı. Sonra, isteyen sevme adımını atabilir...
Yaratandan ötürü sevmeden de önce, temelde kendimiz dahil herkesi, bütün sıfatlardan arındırıp adeta kum zerreciklerinin veya ağaç yapraklarının veya buğday başaklarının eşitliğinde görmeyi ve yalnızca var olduğumuzdan dolayı saygı duyabilmeyi öğrenmeliyiz. Adalet duygumuzun temelinde bu eşitlik yer almalı. Sonra, isteyen sevme adımını atabilir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


