19 Temmuz 2019 Cuma

Kadın-Erkek Eşitliği Üzerine

Kadın ve erkekler eşittir. Kimimize bu normal gelmiyor. Eski yaşam koşullarının yarattığı görünürdeki farklı roller ve bunlardan kaynaklanan eşitsizlikler var-git sürsün isteyenler var. Bunun için inancı ileri süren var, kültürü ileri süren var, doğayı ileri süren var.

İnsanoğlunun yaşamı sağkalma mücadelesiyle geçmiş: açlıkla, vahşi veya zehirli hayvanlarla, hastalıklarla, doğal felaketlerle. Ölümlerin çok, sağkalımların az olduğu bir dünyada az olan nüfusu korumak ve işgücünde yardımcı olması için çok çocuk sahibi olmak, bunun temini için de kadının hayatının büyük bir bölümünü çocukların bakımına ve ev-tarla işlerine ayırması belki kabul edilebilir bir kaderdi ama günümüzde bu zorunlulukların ortadan kalkması ile kadınların toplumda hak ettikleri yeri talep etmelerinden daha doğal ne olabilir?

Yasalar, erkek dünyasının suni yasaları insanların, hangi cins, ırk, etnisite, toplum kesimi, sosyal grup, coğrafyadan olursa olsunlar, eşit oldukları gerçeği karşısında ayakta duramayıp değişeceklerdir. Sadece yasalar değil, anlayışlar da. Yeter ki kadınlar kendi haklarının ve güçlerinin farkına varsınlar, bunları talep etsinler, var güçleriyle dile getirsinler.

Güçsüzlerin sömürüldüğü, insanların iktidar sahibi-sıradan vatandaş, galip-mağlup, efendi-köle, zengin-fakir, erkek-kadın, sağlıklı-hasta, yetişkin-çocuk/yaşlı vb. diye sınıflara ayrıldığı bir dünyanın küçük bir azınlık hariç kimseye mutluluk getirmediği artık görüldü. Sorunların küreselleştiği, bireyin yaşamının dünya ekosisteminin bütünlüğünün korunmasına ve dünyadaki her canlının ve diğer insanların varlığına bağlı olduğunun anlaşıldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ayrımcılık bilimsel olarak geride kaldı. İş, zihinlerdeki hayali prangaları söküp atabilmekte.

29 Mayıs 2018 Salı

Robotlar Belki de Herkesin Yaşam Standartlarının Artırılmasını Sağlayabilir



Robotların sayısının artması ve bilgisayarların öğrenen makinelere dönüşmesiyle birçok mesleğin ortadan kalkacağı, işsizliğin, başta rutin işlerde olmak üzere artacağı öngörülmekte. Teknolojinin gelişim hızı bu endişeleri doğrulamakta. Yalnızca sürücüsüz araçların yaygınlaşmasının kaç şoförü işsiz bırakabileceği göz önüne alındığında sorunun boyutunun endişe verici olduğu aşikar.

Peki, ne yapılabilir?

Servetin ve mülkün giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanmasının önüne geçilmesi (evet, eski bir söylem)  çözümlerden biri olabilir. Devletin tüm üretim araçlarına el koyması şeklinde değil de, tekelleşme eğiliminin belirdiği alanlarda devreye girmesi ve elde edilen kazancı, ücretsiz birinci basamak sağlık hizmetleri ve eğitimin yanında, vatandaşlık maaşı ve belki de temel konut temini gibi herkesin yaşam standartlarının yükselmesine yardım edecek alanlara kanalize edilmesi şeklinde. Robotlar tabir caizse modern köleler olarak hizmet üretirken insanların hepsinin, önce asgari insani yaşam standartlarına sahip olması ve giderek yaşam koşullarının iyileştirilmesi bu şekilde mümkün olabilir.  Ütopik mi? Belki. Ama, neden olmasın?

9 Ekim 2017 Pazartesi

Yollar nereye kadar

Ağaçlardan başlayarak doğaya karşı anlamsız bir hoyratlık, değerbilmezlik var ülkemizde. Ağaç kesmenin, ağaç dalı kırmanın, ağaç sökmenin o kadar çok kabul gören bahanesi var ki! Yol yapımı, altyapı çalışması, inşaat kazısı, kaldırım yapımı, park düzenlemesi akla hemen geliverenler. Ağaçlar için yer değiştirme diye bir fiil icat edildi. Ağacın tanımına ters. Tohum bir toprak parçasına tutunur, orada beslenir, kendisi büyürken çevresini de dönüştürür, böceğiyle, kuşuyla, mantarıyla, yosunuyla bir ekosistem yaratır. Bunu ağacın hep aynı yerde sabırla duruyor olmasına borçludur doğa. Ağaç yer değiştirmez.

Kentsel dönüşüm ağaçsızlandırmaya yeni bir hız katmış durumda. Eski binalar yıkılıyor, ama yerine yapılan yenileri hemen her zaman kabına sığmıyor, kim bilir hangi güzel ellerce dikilmiş, üzerine ne anılar sinmiş, dalına kurulan salıncakta kimlerin sallandığı, mahallenin hangi çocuklarının dalından meyve kopardığı, yaprakları altında kimlerin gölgelendiği ya da sadece karşı pencereden bakıp mutlu olduğu ağaçlar bir seferde yok ediliyor. Şehirler bütün boşluklarını betona feda ediyorlar. Beton, yanardağın ağzından her şeyi yakıp yok ederek aşağıya doğru akan lav tabakası gibi yaşamın üstünü kaplıyor. Modern Pompeiler için ne yazık artık yanardağlara gerek yok!

Yol kenarlarındaki yeşil kuşaklar da bu saldırıdan nasibini alıyor elbet. Önce yollara şerit eklenmesi için yeşile saldırılıyor, ardından yer yetmiyor, yol için yamaçlar oyuluyor, derin vadilere dönüştürülüyor, ortaya çıkan garabeti örtmek için vadinin duvarlarına ottan tablolar asılıyor. Binlerce insanın yaşadığı mahallelerde park alanı olarak bırakılmış küçük ceplerdeki birkaç ağaç da güven de değil. Her an kamu yararına denerek bu alanlara da el konması, ya bir ibadet yeri, bir spor tesisi, bir durak yapılması söz konusu olabilir.

Yollar masum ve mütevazi ulaşım ihtiyacının çözümüne yönelik cevap olmaktan çıkalı uzun zaman oldu. Doğanın bağrında açılmış, giderek genişleyen, bakir kalan son alanlara da sokulup yırtıp parçalamak için ileriye doğru atılmaya hazır bekleyen, pençesini attığı avını vahşice yiyip bitiren birer canavara dönmüş durumda. Masallardaki dev yılanların, ağzından alevler fışkıran cehennem kaçkını ejderhaların günümüzdeki karşılığı adeta. Asfalt yolun geçtiği yerde artık hiçbir şey aynı kalmıyor. Yol öncelikle doğanın dokusuna zarar veriyor, binlerce ağacın kesilmesine, bitkinin yok olmasına ve onlarla birlikte hayvanların yer değiştirmesine neden oluyor. Yoldan dolayı azalan bitki örtüsü sellere, heyelanlara açık hale geliyor, çevrede yerleşen veya konaklayan insan sayısının artmasıyla doğal dokuya binen yükün artmasına neden oluyor. Giderek doğanın kutsallığı düşüncesi zedeleniyor, kişisel veya toplumsal yararlar için doğada ve doğaya yapılacak her şeyin mubah olduğu düşüncesi zihinlere yerleşiyor. İnsan dünyayı kendi oyun alanı, hayvanat bahçesi ve nihayetinde mezbahası olarak kabul etmeye başlıyor. Yaratılanı sevmek şartsız değil de, yere, zamana, koşula bağlı hale gelince insan kendine ve doğaya yabancılaşıyor. Yabancılaşan insanın yaratıcısıyla bağlantısı kopuyor, kendini bilmez ve yalnız bir hükümdara dönüşüyor.

Sonsöz: Bumerang nihayetinde atana döner.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

İnsan olmak yetmiyor

İnsanlık aleminin bir üyesi olmak yani sadece insan olmak insanlara yetmiyor. Onlara daha sınırlı bir grup aidiyeti gerekiyor. Yani dışlayabilecekleri bir grup ya da gruplar hep olmalı. İnsan farklılaştırdıklarıyla da kendi kimliğini buluyor. Ben-sen ikiliği gibi "bizler-onlar"a da ihtiyaç var. Bu nedenledir ki humanizm galip gelemeyecek. Ve milliyetçilik, ümmetçilik, ayrımcılık hep var olacak.

18 Haziran 2017 Pazar

Davasız Kalan Dava Adamı

Bir dava adamı veya bir misyoner, uğruna onca zamandır mücadele ettiği davaya olan inancını yitirirse ne olur, ne yapabilir? Bütün çevresini ve o güne dek kazandıklarını kaybetmeyi göze alabilir mi? İkiyüzlüce davranmadan, "vazgeçtim, bırakıyorum" diyebilenlerin oranı nedir?

Zayıf Bir Varlık

İnsan zayıf bir varlık. Acımasızlığı bundan. Korkaklığı da. İnsan karşısına çıkabilecek, engel olabilecek veya öyle olabileceğini düşündüğü herkesi düşman olarak algılayabilir. Belki de bebekler, bu kadar aciz, bu kadar muhtaç olduklarından onlara karşı neredeyse evrensel bir şefkat ve merhamet yaklaşımı var.

Acımak için güçlü olmak ya da karşındakinin güçsüz olması gerekiyor.

7 Şubat 2017 Salı

Robotlar, İşsizlik, Nüfus Artışı

Kapitalizmin bir kriz ve dönüşüm dönemindeyiz. Çevre kirliliği, nüfus artışı, işsizlik, teknolojik dönüşüm, savaşlar ve göçler sonucunda giderek kararsızlaşan bir dünyada yaşamaktayız. Bu arada şahit olduğumuz bir gelişme de sermayenin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanmakta olması. Dünyadaki en zengin 8 kişinin serveti 3.6 milyar kişininkine denk. Tarımın ve endüstrinin giderek makineleşmesi, robot kullanımının yaygınlaşması, yapay zekanın daha önce yalnızca insanların yapabileceği düşünülen birçok işi insandan daha iyi yapabilmesi düz emeğin giderek anlam ve önemini yitirdiği bir döneme doğru gittiğimizi düşündürüyor. Çalışanların ücretleri giderek düşüyor, sosyal haklar kısıtlanıyor, bir taraftan ömürler uzarken bu uzun yaşam yıllarını görece maddi rahatlık ve sağlık güvencesi içinde geçirme olasılığı azalıyor.


Bir zamanlar kölelik yaygındı ve köle emeğine ihtiyaç vardı. Daha sonra kölelerle bizzat uğraşmaktansa hizmeti dışarıdan almak yani düşük ücretli işçi çalıştırmak yaygınlaştı ve bu üretim araçlarının sahiplerinin daha kolayına geldi. Öyle ya, bir defa ücret verdikten sonra artık işçilerin kalacak yeriydi, bakacak çocuklarıydı, insani ihtiyaçlarının giderilmesiydi vs uğraşmaya çoğu durumda gerek yoktu. Üstelik bu düşük ücretle çalışan sözüm ona özgür işçiler içinde bulundukları zor şartlardan çalışıp para kazanarak bir gün kurtulacaklarını umut ettiklerinden isyan da etmiyor, düzenin devamına katkıda bulunuyorlardı. Günümüzde ise sayısı giderek artan işyerinde ne köleye ne de düşük ücret ve sosyal haklarla da olsa  insan gücüne artık ihtiyaç duyuluyor. Sermayesi olan girişimci tamamen robotlarla üretim yapan bir otomobil fabrikası ya da bir tekstil fabrikası kurabilir. Şimdilik maliyetler görece yüksek olduğundan birçok emek yoğun sektörde halen bu dönüşümün etkisi fazla hissedilmiyor ama fazla zaman kalmadı. Günde 24 saat, gece-gündüz ara vermeden, hiç hatasız, hiçbir sorun çıkarmadan üretim yapabilen robotlar karşısında insanların hiçbir şansı yok.

Öte yandan alışageldiğimiz hizmet sektöründe de bir dönüşüm, bir insansızlaşma var. İnternet üzerinden alışverişe daha gelmeden, etrafımızı giderek saran ucuz market zincirlerini gözünüzün önüne getirin. Bu dükkanların tasarımı bile mümkün olduğunca çok müşteriye mümkün olan en kısa sürede en az personelle satış yapmak amaçlı. Raf araları dar, bir kere girdikten sonra dükkan içinde uzun bir koridoru sonuna dek katetmeden çıkış mümkün değil, çalışan personel ise, sadece kasadaki bir ya da iki kişi. Görüntü, adeta sindirim sistemi. Oysa her bir market şubesi kendi işinin sahibi ve büyük olasılıkla dükkanının yakınlarında oturan orta sınıftan kaç bakkalın, manavın, kasabın, züccaciyecinin, şarküterinin, tuhafiyecinin, kısacası bulunduğu yere insanca dokunuş ve refah getiren esnafın yerini almakta ve yerlerini, şubeden çok uzakta, belki başka bir memlekette oturan sermaye-mal sahibi, yine uzaklarda oturan muhasebeci vs gibi az sayıda kişi ve asgari ücretle çalışan satış elemanları almakta! Bütün bunlar olup biterken, başlangıçta bu ıssızlaşmayı yadırgasak da alışveriş yaparken cebimizden üç beş lira daha az çıkması bütün itirazlarımızı sonlandırıyor. Bu bir kısır döngü. Daha az sayıda ve ucuza çalışan daha düşük fiyatlar, daha düşük fiyatlar ise daha az sayıda ve daha ucuza çalışan demek.


Sermaye-üretim araçlarının sahipleri her zaman kârlarını maksimize edebilmek için gereken en az harcamayı yapmak istiyor. Bu sırada olan da, mümkünse çalıştırılmayan insanlara oluyor. Üretici insana ihtiyaç giderek azalırken insanlardan istenen artık sadece tüketici olmaları, ama harcama gücü olan tüketici. Üretime katılmayan kişilerin eğer rant vs başka bir kaynaktan gelirleri yoksa harcayacak paraları da olmadığından, bu tüketici sınıfı yaratma işini sermayedarlar devletin üstüne atıyor. İyi ve adil bir vergilendirme sisteminin olduğu ülkelerde toplanan vergilerle bilimsel-teknolojik araştırmalara, üniversitelere fon aktarmak, yeni buluşlarla yeni iş alanları yaratarak insanca yaşatacak düzeyde maaşlar ödemek, nitelikli sağlık ve eğitim hizmetleri vermek, altyapı yatırımlarını sürdürmek, çalışamayanlara maaş bağlamak ya da çeşitli yardımlar yapmak mümkünken devletin imkanlarının daha sınırlı olduğu, iyi yönetilemediği, kazançlar üzerinden yeterince vergi toplanamadığı, bu nedenle devletin gelirlerinin çoğunlukla gelir üzerinden değil tüketim üzerinden alınan vergilere dayandığı durumlarda bu mümkün olmamakta.


Şimdilik dünya genelinde üniversite mezunlarının ve mavi yakalıların fazla hissetmediği işsizlik ve gelecek endişesi, internet-bilgi teknolojileri-robotlar-yapay zekanın giderek yaygınlaşmasıyla artacak. Teknolojik gelişim ve dönüşüme bağlı olarak sermayenin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanması, üretim araçlarının sahibi olan az sayıda büyük sermayedar hariç hepimizi, bugün muteber kabul edilen bir mesleği olanlar dahil, zaman içinde fakirleştirecek, tüketici sıfatı hariç neredeyse gereksiz varlıklar haline getirecek.

Geliri olmayanların harcama yapabilmesi ve tüketime devam edebilmesi nasıl mümkün olacak? Bir çözüm olarak uzun vadeli düşük vade farklı yeni kredi mekanizmaları devreye sokulabilir. Hukuk sisteminde yapılacak değişiklikle kişinin borçlarının ölümünden sonra çocuklarından tahsil edilebilmesinin mümkün hale getirilmesi de kısıtlı harcama imkanlarını artırmaya yönelik zihni sinir bir çözüm olabilir. Ki devletlerin üstlendiği borçların aslında hepimizin borcu olduğu gerçeği ve kötü yönetilen borçların anapara ve faizlerini gelecek nesiller dahil herkesin ödemek zorunda olduğu ise zaten tarihi bir olgu.

Bu gidişin sonu, çok az sayıda dev sermaye grubunun tüm üretim araçlarına sahip olan tek işverene dönüşmesine varacak gibi. Üretimin makineler aracılığıyla yapılacağı böyle bir ekonomide insan üretimin asli unsuru olmadığından, düzenli gelir, sadece vatandaş (ya da belli bir grubun üyesi) olduğu  için verilecek yardım çeklerinden ibaret olabilecektir. Düzeni değiştirmek ise böyle bir dünyada pek mümkün olmayacaktır. Çünkü sadece tüketen ama üret(e)meyen kitleler güçsüz birer varlığa dönüşürler. Öte yandan, makineli yaşam bir kere başladığında artan nüfusu beslemek ve ihtiyaçlarını gidermek için tutuşan yoldan geri dönmek artık mümkün değildir, giderek daha çok teknolojiye, daha çok makineye ihtiyaç duyulmaktadır.

Azalan işgücü ihtiyacına paralel nüfus artışının kontrol altına alınması gerekiyor. Bu, dünyanın kaynaklarının ve doğanın korunması açısından da önem taşıyor.