işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2026 Cuma

Yapay Zeka Döneminde Emeğin Değeri

Son dönemde yapay zekanın gelişmesi ve bugüne kadar sadece insanların akıl ve düşünce yoluyla yaptığı işleri yapabilir hale gelmesi okumuş, eğitimli kesimde bir işsizlik ve gelecek korkusunu yerleştiriyor. Yapay zeka modelleri geliştikçe dalga dalga bu işsiz kitlenin büyümesi bekleniyor. Değişimin hızı sadece yaşlılar için değil, gençler için dahi uyum sağlamayı zorlaştırıyor, geleceği bilinmezliklerle dolduruyor.

Aslında insan gücünden tasarruf etme çabalarının tarihi çok eskiye dayanıyor, belki de sabandan öncesine. Ama o dönemlerde insan nüfusu az, ömür kısa, emeğe olan ihtiyaç fazla ve üretim araçları yeterince verimli olmadığından insanın doğuştan işsizliğe mahkum olması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta insan emeğine olan ihtiyaç, kölelik gibi bugün kabul edilemez uygulamaların benimsenmesine de yol açmıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde, sanayi devrimi ve makineleşme ile birlikte üretim hızla artarken bu makineleri üretimde kullanacak yetişmiş insana olan ihtiyaç da hızla arttı. Feodalitenin ortadan kalkması, burjuvazinin güçlenmesi, pazarların gelişmesi, işçi haklarını savunan sendikalar ve diğer örgütlerin çabalarıyla refahın topluma yayılmasıyla birlikte tüketim de arttı. Dünya savaşlarının da etkisiyle, gelişmiş devletler halkın geride kalan kesimlerinin refahı için sosyal politikaları yürürlüğe koymak zorunda kaldılar. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin herkesi kapsayacak şekilde yaygınlaşması bu dönemin anlayışının bir ürünüdür.

Bilim ve teknolojideki gelişmeler eğitilmiş insanın bedensel ve zihinsel gücüne ihtiyaç duyan yeni becerilerin sunulduğu mesleklere gerek duyulmasını sağladı. Bedensel işlerin varlığı çok önceden tehdit edilmeye başlamıştı: Otomasyon ve robot teknolojilerinin yaygınlaşması, bir süredir fabrikalarda tekdüze, tekrarlanan işlerde insanın yerini kaybetmesine neden olmaktaydı. Hatta karanlık fabrikalar bir süredir hiç insansız bir dönemin alarm çanlarını çalmaktaydı.

Yapay zeka döneminin doğurduğu tehdit ise farklı bir düzeyde. Artık yüksek eğitim almış olmak, zeka ve geniş bilgi sahibi olmak başarı için yetmiyor. Sürekli gelişen akıllı yapay zeka karşısında rekabet zor; şimdiye kadar yerlerinin doldurulamayacağını düşünüp göreli rahatlık içindeki beyaz yakalı sınıf gelecek endişesini duyuyor. Ama en çok da üniversite eğitiminin anlamı sorgulanıyor. Yeni mezunlar okudukları alanda mesleklerini yapabileceklerinden emin değiller. Yüksek öğrenimdekiler son bir iki yılda iş hayatının yeniden yapılanmakta olduğunu ve bütün iş yapma şekillerinin değişmekte olduğunu görüyorlar. Şimdilik tehdit altında olmayan işler, beyaz yakalıların çoğunlukla burun kıvırdığı teknisyenlik gibi teknik ve bedensel beceriyi eşzamanlı gerektiren işler ve hizmet sektöründe insana "dokunan" hizmetler olarak görünüyor. Ama başlangıç seviyesi işlerde emek arzı arttığından ve uzun süre örgün eğitim almak, diploma sahibi olmak anlamlı bir fark yaratmadığından ücretler düşük, sosyal güvenlik sınırlı, üstelik ömür boyu sürecek bir kariyer planı yapmak giderek olanaksızlaşıyor.

Bir hayal gerçekleşirken büyük bir toplumsal belirsizlik beliriyor. Tarih boyunca üretim insan emeğine bağımlıyken artık bedensel ve şimdi de zihinsel işlerde insanın yükü hafifliyor. Üretim insan emeğinden bağımsızlaşıyor. Bu üretim araçlarının ve servetin giderek daha az sayıda insanın elinde toplanmasıyla eşzamanlı ilerliyor, toplumsal eşitsizlikler de artıyor. İşsizlik artarken geniş kitlelere iş bulmak giderek zorlaşıyor.

Bugün gelinen noktada insan emek ilişkisine bakmak gerekiyor. Yani emeğin sosyolojik ve ahlaki rolü değişiyor. Alın teriyle para kazanmak, kendi geçimini ve ailesinin geçimini sağlamak, üretken olmak idealinin, çalışıp üreterek memleketine, insanlığa faydalı olunacağı düşünce ve inancının altı oyuluyor. İnsanlar iş bulma ümitlerini yitirdiklerinde ne hissederler, kendilerini nasıl tanımlarlar? Boş oturmak, sadece tüketici olmak ahlaken ne anlama gelmektedir? Çalışmayanlar, tembel olanlar eskiden eleştirilir, küçük görülürlerdi çünkü toplumun herkesin emeğine ihtiyacı vardı ve çalışmak kutsaldı. Ekonomide rekabetin gereği olarak, üretim maliyetlerini düşürmek için her türlü yolu deneyen işverenlerin tercihlerini insandan yana değil, otomasyon teknolojileri, robotlar ve yapay zekadan yana kullandığı bir dönemde üretime katılamayan ve işsiz kalmaya mahkum insanların sayı ve oranının giderek artması endişe vericidir. Günümüzde çalışmamak, kendi geçimini sağlayamamak bir ahlaksızlık olarak yorumlanabilir mi? Kapitalist sistemin bir açmazı da, bu kitlelerin giderek tüketim araçlarından yoksun kalmaları, dolayısıyla tüketici hüviyetlerini kaybetmeleridir.

Geçim sorununun çözümü olarak vatandaşlık maaşı gibi çeşitli çözümler bulunabilir. Ama iş ve emek kişinin kendisini tanımlama yoludur: Üretken ve yaratıcı olmak, topluma emeğiyle katkıda bulunmak, iyi bir insan ve iyi vatandaş olmak, ahlaklı bir insan olmak vb. Yine yaptığı iş insana sosyal ilişkiler kurmasına yardımcı olur, sosyal statü sağlar. Çalışmak ve üretken olmakla kendini değerli hissetmek ve toplum için değerli olmak arasındaki ilişki koparsa ne olacak?

Devir büyük bir kırılma devri. Bütün değerler manzumesinin alt üst olduğu, yeni bir toplumsal yapılanmanın kurulmakta olduğu zamanlardayız. Belirsizliğin doğurduğu endişe büyük. Tarihin bize öğrettiği, bu tür büyük belirsizliklerin ardından toplumların yaratıcı çözümlerle yeni hayat tarzlarını benimsedikleri ve ilerleme sağladıklarıdır. Ancak değişimin bir bedeli vardır ve bu bedeli genellikle değişimin yaratıcıları değil, masum kitleler öder.

26 Aralık 2025 Cuma

Endişe çağı

 Gelişen teknolojiler, artan otomasyon ve hepsinin üstüne eklenen YZ teknolojileri kimi açılardan geleceğe dair karanlık senaryolar yazılmasına neden oluyor. Temel sebep, değişimin hızı ve ortaya çıkan belirsizlikler. Bir zamanlar hayatın normal gelen, alışıldık bir temposu vardı, erişkin yaşamda beklenenler, yaşlılıkta beklenenler tahmin edilebilirdi. Şimdi ise baskın olan his, belirsizlik ve kaygı. Bu gelişmelerde hakim kapitalist düzenin işleyiş şekli, dünyamıza ve sermaye sahipleri dışındakilere karşı hoyratlığı, sömürüye varan üretim ve tüketim anlayışı rol oynuyor. Öyle ki artık belirli bir bölge veya ülkenin ve buralarda yaşayan halkların değil, gezegenimizdeki insan dahil canlı yaşamın neredeyse tümünün varoluşsal bir tehdit altında olduğunu, gelişmiş haber ağlarının da yardımıyla, herkes bilebiliyor. 

Üretimin insan için insanlar tarafından yapıldığı dönemden, birkaç asır içinde, az sayıda insan için bir kısım insan, makinalar ve YZ-robotlar tarafından yapıldığı bir döneme girdik. Bu üretim biçimi giderek genişleyecek. Kapitalizmin üretici bir işçi-çalışan sınıfa ihtiyacı azaldıkça sermayedarlar için insanlığın bugünkü refah düzeyi ve geleceği ilgi alanı dışına çıkmaya başladı. Otomasyon ve YZ ise artık eğitimli insanlara da eskisi kadar ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor. Bu, bizler için eğitim önemsiz hale geldi demek değil. Ama kitlelerin artık birçok alanda eskisi gibi uzmanlaşmasına sistem ihtiyaç duymuyor. Sanayi devrimiyle birlikte dokumada başlayan makineleşme ve otomasyon sanayide ve tarımda üretimi ve verimliliği daha önce hayal bile edilemeyen seviyelere taşıdı. Bu durum hızlı nüfus artışı, kentleşme ve artan refah seviyesiyle ilişkiliydi.  Günümüzde ise bugüne kadar küresel olarak sağlık, eğitim, refahta sağlanan iyileşmelerin artık durakladığını görüyoruz. Krizler birbirini takip ediyor. İklim değişiklikleri,  kuraklık ve seller dahil artan afetler, tarımsal üretimdeki belirsizlik, çatışma ve savaşlar, halkların göçü, çevre kirliliği, ekosistemin tahribatı, ormansızlaşma ve afet düzeyindeki orman yangınları, sağlık hizmetlerinin özerkleştirilmesi ve özelleştirilmesi, dolayısıyla yoksul çoğunluk için erişilmesi zor hale gelmesi, eğitimin özelleşmesi, okullaşmanın gerilemesi, yeni nitelikli iş imkanlarının azalması, öte yandan işsizliğin hızla artması, geçim düzeyinin büyük çoğunluk için düşmesi barınma imkanı ve gıdaya erişimin zorlaşmasına neden olmakta, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamakta. Yaratılan servetin büyük bölümüne küçük bir azınlık el koymakta. 2000 ile 2024 yılları arasında küresel olarak, en zengin %1'lik kesim tüm yeni servetin %41'ini elde ederken, insanlığın alt yarısı sadece %1'ini elde etmiştir. (G20 Extraordinary Committee of Independent Experts on Global Inequality. (2025). G20 Global Inequality Report)

Eşitsizliklerin arttığı bir dünyanın gerilim ve huzursuzlukların artmasına neden olduğu bilinmektedir. Geçen yüzyılda insanlık iki dünya savaşı ve çok sayıda yerel savaş gördü, milyonlarca insan hayatını yitirdi, sakat kaldı, acılar çekti. Bu yüzyılda da ne yazık ki yaşananlardan alınan derslerin unutulmaya başlandığını düşündüren gelişmeler yaşanmakta. Gelişmiş ülkeler ve zengin toplumların artık dünyada tek başlarına olmadıklarını ve insan türünün devamı ve huzurlu bir yaşam için dünyanın genelinin iyiliğinin gözetilmesi gerektiğini anlamaları gerekiyor. Üstelik kötüye gidişi düzeltmek için gereken zaman giderek daralıyor. 

Eğer hedef dünyayı korumak, toplumların genelinin refah düzeyini artırmaksa, dünyayı ve insanlığın geri kalanının refahını unutmaksızın temelde yapılması gerekenler bilinmez şeyler değil aslında, ama ana hedefi herkesin kabul edebileceği bu yöne çevirmek zor görünüyor (liste eksiksizlik iddiasında değildir):

Herkes için sağlıklı konut,

Herkes için temel sağlık hizmetleri,

Herkes için nitelikli eğitim,

Herkes için yeterli ve sağlıklı beslenme, güvenli su

Herkes için sanitasyon ve hijyen

Herkes için üretken bir yaşam sürmesini sağlayacak bir iş

Herkes için hastalık, sakatlık ve emeklilik dönemlerini kapsayacak sosyal güvence

Herkes için toplu ulaşım

Herkes için temel hizmetler (elektrik, ısınma, iletişim, internet)

Herkes için güvenlik, hukukun üstünlüğü

Herkes için yaşanabilir şehirler veya yerleşim yerleri

Eşitlik ve insan haklarına saygı

Demokrasi ve şeffaf bir yönetim

Özgür ve tarafsız basın 

Örgütlü bir toplum

Gezegen sınırlarının hesaba katılması

Ormanların, doğal yaşamın, doğal alanların ve ekosistemin kendileri için değerli bulunması ve korunmasına öncelik verilmesi

Adil, insana ve çevreye duyarlı tüketim

Döngüsel ve sürdürülebilir yerel ve küresel ekonomi



 

7 Şubat 2017 Salı

Robotlar, İşsizlik, Nüfus Artışı

Kapitalizmin bir kriz ve dönüşüm dönemindeyiz. Çevre kirliliği, nüfus artışı, işsizlik, teknolojik dönüşüm, savaşlar ve göçler sonucunda giderek kararsızlaşan bir dünyada yaşamaktayız. Bu arada şahit olduğumuz bir gelişme de sermayenin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanmakta olması. Dünyadaki en zengin 8 kişinin serveti 3.6 milyar kişininkine denk. Tarımın ve endüstrinin giderek makineleşmesi, robot kullanımının yaygınlaşması, yapay zekanın daha önce yalnızca insanların yapabileceği düşünülen birçok işi insandan daha iyi yapabilmesi düz emeğin giderek anlam ve önemini yitirdiği bir döneme doğru gittiğimizi düşündürüyor. Çalışanların ücretleri giderek düşüyor, sosyal haklar kısıtlanıyor, bir taraftan ömürler uzarken bu uzun yaşam yıllarını görece maddi rahatlık ve sağlık güvencesi içinde geçirme olasılığı azalıyor.


Bir zamanlar kölelik yaygındı ve köle emeğine ihtiyaç vardı. Daha sonra kölelerle bizzat uğraşmaktansa hizmeti dışarıdan almak yani düşük ücretli işçi çalıştırmak yaygınlaştı ve bu üretim araçlarının sahiplerinin daha kolayına geldi. Öyle ya, bir defa ücret verdikten sonra artık işçilerin kalacak yeriydi, bakacak çocuklarıydı, insani ihtiyaçlarının giderilmesiydi vs uğraşmaya çoğu durumda gerek yoktu. Üstelik bu düşük ücretle çalışan sözüm ona özgür işçiler içinde bulundukları zor şartlardan çalışıp para kazanarak bir gün kurtulacaklarını umut ettiklerinden isyan da etmiyor, düzenin devamına katkıda bulunuyorlardı. Günümüzde ise sayısı giderek artan işyerinde ne köleye ne de düşük ücret ve sosyal haklarla da olsa  insan gücüne artık ihtiyaç duyuluyor. Sermayesi olan girişimci tamamen robotlarla üretim yapan bir otomobil fabrikası ya da bir tekstil fabrikası kurabilir. Şimdilik maliyetler görece yüksek olduğundan birçok emek yoğun sektörde halen bu dönüşümün etkisi fazla hissedilmiyor ama fazla zaman kalmadı. Günde 24 saat, gece-gündüz ara vermeden, hiç hatasız, hiçbir sorun çıkarmadan üretim yapabilen robotlar karşısında insanların hiçbir şansı yok.

Öte yandan alışageldiğimiz hizmet sektöründe de bir dönüşüm, bir insansızlaşma var. İnternet üzerinden alışverişe daha gelmeden, etrafımızı giderek saran ucuz market zincirlerini gözünüzün önüne getirin. Bu dükkanların tasarımı bile mümkün olduğunca çok müşteriye mümkün olan en kısa sürede en az personelle satış yapmak amaçlı. Raf araları dar, bir kere girdikten sonra dükkan içinde uzun bir koridoru sonuna dek katetmeden çıkış mümkün değil, çalışan personel ise, sadece kasadaki bir ya da iki kişi. Görüntü, adeta sindirim sistemi. Oysa her bir market şubesi kendi işinin sahibi ve büyük olasılıkla dükkanının yakınlarında oturan orta sınıftan kaç bakkalın, manavın, kasabın, züccaciyecinin, şarküterinin, tuhafiyecinin, kısacası bulunduğu yere insanca dokunuş ve refah getiren esnafın yerini almakta ve yerlerini, şubeden çok uzakta, belki başka bir memlekette oturan sermaye-mal sahibi, yine uzaklarda oturan muhasebeci vs gibi az sayıda kişi ve asgari ücretle çalışan satış elemanları almakta! Bütün bunlar olup biterken, başlangıçta bu ıssızlaşmayı yadırgasak da alışveriş yaparken cebimizden üç beş lira daha az çıkması bütün itirazlarımızı sonlandırıyor. Bu bir kısır döngü. Daha az sayıda ve ucuza çalışan daha düşük fiyatlar, daha düşük fiyatlar ise daha az sayıda ve daha ucuza çalışan demek.


Sermaye-üretim araçlarının sahipleri her zaman kârlarını maksimize edebilmek için gereken en az harcamayı yapmak istiyor. Bu sırada olan da, mümkünse çalıştırılmayan insanlara oluyor. Üretici insana ihtiyaç giderek azalırken insanlardan istenen artık sadece tüketici olmaları, ama harcama gücü olan tüketici. Üretime katılmayan kişilerin eğer rant vs başka bir kaynaktan gelirleri yoksa harcayacak paraları da olmadığından, bu tüketici sınıfı yaratma işini sermayedarlar devletin üstüne atıyor. İyi ve adil bir vergilendirme sisteminin olduğu ülkelerde toplanan vergilerle bilimsel-teknolojik araştırmalara, üniversitelere fon aktarmak, yeni buluşlarla yeni iş alanları yaratarak insanca yaşatacak düzeyde maaşlar ödemek, nitelikli sağlık ve eğitim hizmetleri vermek, altyapı yatırımlarını sürdürmek, çalışamayanlara maaş bağlamak ya da çeşitli yardımlar yapmak mümkünken devletin imkanlarının daha sınırlı olduğu, iyi yönetilemediği, kazançlar üzerinden yeterince vergi toplanamadığı, bu nedenle devletin gelirlerinin çoğunlukla gelir üzerinden değil tüketim üzerinden alınan vergilere dayandığı durumlarda bu mümkün olmamakta.


Şimdilik dünya genelinde üniversite mezunlarının ve mavi yakalıların fazla hissetmediği işsizlik ve gelecek endişesi, internet-bilgi teknolojileri-robotlar-yapay zekanın giderek yaygınlaşmasıyla artacak. Teknolojik gelişim ve dönüşüme bağlı olarak sermayenin giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanması, üretim araçlarının sahibi olan az sayıda büyük sermayedar hariç hepimizi, bugün muteber kabul edilen bir mesleği olanlar dahil, zaman içinde fakirleştirecek, tüketici sıfatı hariç neredeyse gereksiz varlıklar haline getirecek.

Geliri olmayanların harcama yapabilmesi ve tüketime devam edebilmesi nasıl mümkün olacak? Bir çözüm olarak uzun vadeli düşük vade farklı yeni kredi mekanizmaları devreye sokulabilir. Hukuk sisteminde yapılacak değişiklikle kişinin borçlarının ölümünden sonra çocuklarından tahsil edilebilmesinin mümkün hale getirilmesi de kısıtlı harcama imkanlarını artırmaya yönelik zihni sinir bir çözüm olabilir. Ki devletlerin üstlendiği borçların aslında hepimizin borcu olduğu gerçeği ve kötü yönetilen borçların anapara ve faizlerini gelecek nesiller dahil herkesin ödemek zorunda olduğu ise zaten tarihi bir olgu.

Bu gidişin sonu, çok az sayıda dev sermaye grubunun tüm üretim araçlarına sahip olan tek işverene dönüşmesine varacak gibi. Üretimin makineler aracılığıyla yapılacağı böyle bir ekonomide insan üretimin asli unsuru olmadığından, düzenli gelir, sadece vatandaş (ya da belli bir grubun üyesi) olduğu  için verilecek yardım çeklerinden ibaret olabilecektir. Düzeni değiştirmek ise böyle bir dünyada pek mümkün olmayacaktır. Çünkü sadece tüketen ama üret(e)meyen kitleler güçsüz birer varlığa dönüşürler. Öte yandan, makineli yaşam bir kere başladığında artan nüfusu beslemek ve ihtiyaçlarını gidermek için tutuşan yoldan geri dönmek artık mümkün değildir, giderek daha çok teknolojiye, daha çok makineye ihtiyaç duyulmaktadır.

Azalan işgücü ihtiyacına paralel nüfus artışının kontrol altına alınması gerekiyor. Bu, dünyanın kaynaklarının ve doğanın korunması açısından da önem taşıyor.

11 Ocak 2016 Pazartesi

Çağdaş işsizlik

İşsizlik özellikle gençler arasında yaygın. Modern dünyada artan nüfusa yeterli iş üretilemiyor. Tarım toplumuyken tüm bireylerin emeğine ihtiyaç vardı. Sanayileşmeyle birlikte emek gücü fabrikalara kaydı, üretim artışı emek kullanımında artışla mümkün oldu. Günümüzde artık sanayi emekten tasarruf ederek, insanın yerine makineleri koyarak üretkenliği artırıyor. Yalnızca sanayide değil, hizmet sektöründe de benzer gelişmeler yaşanıyor. Büyük market zincirleri mahalle bakkallarının yerini alıyor ve mağazalarda,  "burada çalışan yok mu?" diye sorduracak kadar az sayıda eleman çalışıyor. İşsizliğin yaygınlaşması ve neredeyse bir kadere dönüşmesi emeğin kutsallığını aşındırıyor, emeğiyle, alın teriyle yaşamayı artan yığınlar için imkansız kıldığından, paradoksal olarak, çalışmanın değerini ve önemini azaltıyor. Üreterek, zihinsel veya bedensel emeği karşılığında kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmek giderek güçleşiyor, herkesin hakkı olmaktan çıkıp şansı veya aşırı direnci olanın  başardığı bir şey olmaya dönüşüyor, özellikle gençler için. Kente gelmek de artık geleceğini garantilemek  anlamına gelmiyor. Kent  önceden gelenler tarafından işgal edilmiş durumda, artık başını sokacak kadar bir toprak parçası bulmak bile imkansız. Az sayıda büyük müteahhit kent arazileri üzerinde yabancı yaşam stillerini dayatan devasa beton blokları, yerin altına, üstüne, bulabildikleri her yere, kenti bir ahtapota dönüştürürcesine, dikiyorlar. Bunların müşterileri ise yine şanslı azınlıktakiler. İşsiz gençlere ancak buralarda yapım aşamasında işçi olarak çalışma şansı kalıyor. İnşaat işçileri sadece sıvasız beton duvarları, tuğlaları, camsız pencereleri tecrübe edebiliyorlar. Yapı paydos ettiğinde bir başka natamam yapıya geçiliyor, kendi başlarını sokacak doğru dürüst evleri olamıyor.

Göç dalgalarıyla insanlar, artık sınır ötelerinden gelip işsizin ekmeğine ortak oluyorlar. Sayıları artan okullar verdikleri ancak sıradan eğitimle bireysel yeteneklerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuyor, yaratıcılığı desteklemiyor, birbirinin benzeri milyonlarca becerisiz mezunları ortaya saçıyorlar. Üniversitelerin birer yüksek liseye dönüşmesi ile mesleki becerisi tam olmayan, hayata hazırlanmamış kişiler işe başlama tarihini ileriye atmak için yüksek ihtisas yapıyorlar. Ne yapmalı?

Sorunların çabuk ve kolay çözümü ne yazık görünmüyor.