30 Eylül 2026 Çarşamba

İtaat mi icat mı?

 Türkiye'de demokrasinin gelişmeme nedenlerinden biri, muhtemelen otoriteye sorgusuz boyun eğme eğilimidir. Bu eğilimin kaynağı çocukluk çağında aranmalı; başta babaya olmak üzere, aile içinde büyüklere saygının ötesine geçen bir boyun eğme ve kendini ifadeden vazgeçme şeklinde tohumlanıyor. Özellikle şu anda orta yaşlarda olan bizim neslimiz için geçerli olan bu durum, bireylerin ileriki yaşamlarında otorite figürleri karşısında kendilerini güçsüz hissetmelerine, giderek fikirlerini savunamamalarına yol açtı, açıyor.

 İnsanlar, söylenenleri kabul etmeseler bile, emir veren otoriteye bir şekilde boyun eğiyorlar. Bu durum, kanımca, sadece kişisel çıkarlar öyle gerektirdiği için ya da rasyonel düzeyde alınan bir karar sonucu gerçekleşen bir eylem değildir. Temeline inersek; erişkin bilinç altında yaşamını sürdüren o çocuğun içindeki korkuyla, otoriteye direnmenin ve karşı çıkmanın boşuna olduğu, büyüklerin en mantıksız davranışlarında dahi bir hikmet olduğu ve nihayetinde haklı olduğu, tekil bireyin fikirlerinin ve hislerinin önemsiz olduğu ve sonunda her halükarda otoritenin dediğinin olacağı yönündeki köklü bir inançtan besleniyor. Türk kültürü bu terbiye ve felsefeyle bireyleri şekillendirdiği için itaat genel kural oluyor, itiraz deneyimi yaşanmıyor ve bu tecrübesizlik, itiraz edersem başıma bir şey gelir düşüncesini besleyip korkuyu artırıyor. Adeta, toplumumuzda, önce aile sonra okul ve diğer sosyal çevresel kültürün etkisi altında insanlar,  itiraz etme gücünü yitiriyor, "emir demiri keser" mantığıyla mutlak itaat yaygınlaşıyor. Sonuçta, bu kültürde yetişmiş bireyler iyi asker oluyor, ancak kendi fikirlerinin ardında duracak özgüvene ve mücadele azmine sahip olanlar azınlıkta kalıyor. 

İcat çıkaranlar, bağımsız düşünen bilim insanı, araştırmacı veya kaşifler bu iklimde pek yetişmiyorsa bir sebebi olsa gerek. 

Emanete sahip çıkmak

 Son borsa-fon faciası, denetim mekanizmasındaki zaafiyetler ve konuyla ilgili otoritelerin çok önceden yaptığı uyarılara rağmen geliyorum diyen felaketin gerçekleşmesi ve yüksek miktarda paranın buharlaştırılmasıyla tek başına ekonomiyi sarsacak boyutta bir skandal olmasına ek olarak, kimi yönetimde rol oynayan üst düzey siyasilerin ekonomik anlamda göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürede elde ettiği inanılmaz kârlar ve tam zamanında, "bu kadarı bana yeter" deyip çıkış yaparak, yüzbinlerce insanımızı yaratılan enkazın altında kaderlerine terkedip gitmesiyle benzersiz bir görünüm kazandı. Devletin ve vatandaşların haklarını korumakla görevli kişilerin emanete sahip çıkmayarak gücü suistimal etmeleri ve kendi çıkarlarına bazı işlere girişmeleri tarihte az rastlanan bir olay değil. Ancak bu seferki diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü ortada, sonuçlarını bile isteye doğrudan vatandaşı yanıltıp para toplama ve bu toplanan paradan payını alma eylemi var. Gram nedamet duymadan. Bu eyleme uyanıklık adını veremeyeceğimiz aşikar.  Ya ne demeli? 

Toplum olmanın temeli insanların birbirine güven duymasına ve birliktelik hissine dayanır. Aile toplumun en küçük birimi iken modern toplumlarda sosyal gruplar giderek büyümüş ve akraba, tanıdık, aşiret, boy, etnik grup, dindaş gibi grupların da ötesine geçerek bir ülkenin sınırları içinde yaşayan herkesi sarıp kucaklayan vatandaş, yurttaş kavramına ulaşmıştır. Ki bugün artık ulusal sınırların kalkmasından ve evrensel insandan yani dünya vatandaşlığı kavramından bahsedilmektedir. Demokrasilerde vatandaşların seçtiği kişiler ve onların atadığı yöneticiler görev sürelerince ve mevzuatla belirlenmiş sınırlar içinde görevlerini yerine getirirler ve sadece kendilerine, ailelerine, tanıdıklarına, aidiyet duydukları diğer alt kümelere değil, devletin vatandaşlarının tümüne karşı sorumludurlar çünkü gerçek güç sahibi ve asıl işveren, vatandaştır, halktır. O halde halka karşı sorumluluğu olan bir yöneticinin halkı yanıltıp aldaratak halkın zararına olacak maddi bir çıkar elde etmesi kabul edilemez. Böylesi bir suistimal eğer gerçekten olmuşsa, failler mutlaka hesabını vermeli ve yasaların emrettiği şekilde cezalandırılmalıdır.  Yaratılan zararın tazmin edilmesi ve bundan sonra benzer olayların önüne geçilmesi için ek önlemler alınması da sonraki aşama olmalı. Aksi, toplum vicdanı ve güveninin derin bir şekilde yaralanmasına, yönetime ve düzenin geleceğine güvenin kaybolmasına, toplumsal bağların zayıflamasına ve birliktelik duygusunun azalmasına neden olabilir. İronik olan, tam da Hacı Bektaş-ı Veli'nin sık söylenen, "bir olalım, iri olalım, diri olalım" şiarına en çok ihtiyaç duyulan bu dönemde tersinin gerçekleşiyor gibi görünmesidir.