24 Temmuz 2016 Pazar

İstanbul'da Kaybettiklerimiz (ve Çözüm Önerileri)

İstanbul'da çokluk kaybettiklerimiz: sessizlik, doğanın ahenkli sesleri, renkler, ışık ve karanlık. 

Evler ve mekanlar çoğunlukla doğadan ve renklerinden kopuk, ışıktan yoksun azgın bir diken tarlası. Pencereleri böyle zamanlarda tamamen örsek, dijital ekranlar yerleştirsek yerlerine ve doğa manzaraları yayınlasak reklamsız, bir çözüm olur mu?

Geceler ise artık karanlık değil, yıldızlar görünmüyor. Gök kubbe bir ışıktan sisin ardında kaldığından çocuklar yıldızları ve gezegenleri tanımıyor. Gece göğe, üzerine küçük ampüller yerleştirilmiş kara çarşaflar mı germeli?

Ses, anlamlı veya anlamsız hiç bitmiyor, sessizlik hiç gelmiyor sanki bu şehre. Yalnızca bana mı öyle geliyor? Gözlerini kapadığında içindeki sessiz boşluğu büyütebilmek pek mümkün olmuyor. Eh, minübüsleri, inadına patlak egzozları, sonsuz kazıları, delmeleri bir ömürlük sürede bitiremeyecekmişiz gibi göründüğüne göre, şehrin çeşitli yerlerine ses geçirmez gürültüden kaçış odaları konsa, fena olmazdı derim hani. 

22 Temmuz 2016 Cuma

Olağanüstü günler

Olağanüstü günler var, bir de olağan günler mi var? Bir bakış açısına göre olağan olan olağanüstünün kendisi. Ne oluyor sorusu beyinleri kemirirken Dünya normal seyrini sürdürüyor. Yaşam da.  Her an bir tohum patlıyor, bir bebek yürüyor, bir balık bir diğerine yem oluyor, bir insan ölüyor.  Hepsi birey için olağanüstü, peki, hangisi dünya için olağanüstü? 

23 Haziran 2016 Perşembe

Akıl Üzere İş Görmek

Her şeyin yaratıcısı Tanrı mutlak akıl, zeka, bilgi ve öngörü sahibi olmalı aynı zamanda. Onun yaratımının cüzi de olsa akıl yoluyla anlaşılabilmesinin bir nedeni de bu olmalı. Her şey sebep-sonuç zinciri içinde, bilgiyle donanmış akıl ve sağduyuyla kavranabilecek şekilde ortaya çıkıyor, meydana geliyor. Bugünkü bilgimiz belki her şeyi kavramaya yeterli değil, ama bir gün, bilgi açığımızı giderince, kavrayışımız artınca, görüş açımız değişince, yani öğrenince çoğu şeyin nedenini anlayabileceğimize dair güven veriyor yaratılışın şekli ve arkasındaki gücün sınırsız oluşu. Sürekli sormak, araştırmak, öğrenmek, bilgi edinmek, bilinenlerin sınırlarını genişletmek mutlak akıl sahibi Yaratıcı'ya karşı en başta gelen görev, aklın diyeti bir bakıma. 

Bu cümleden hareketle, inananların kutsal kitaplarını da her çağda yeni bir gözle incelemeleri, hatta sorgulamaları gerektiğini düşünüyorum. Evrenin sonsuzluğuna, madde ve enerjinin karmaşık ve birbirine dönüşümlü yapısına, evrenin dokusuna sinmiş bilgi düzeyine, insan bilgisinin artış hızına, ihtiyaçların her çağda değişmesine ve özellikle içinde bulunduğumuz bilgi çağındaki genişlemesine bakıldığında, zamansal ve mekansal anlamda kısıtlı kalması zorunlu eski/eskiyen okumaların yeni anlamların, yeni yorumların önünü kesmemesi gerektiği açık. Bir Yaratıcıya inananlar için aklı kullanmak her şeyden önce geliyor, çünkü Tanrı/Allah akıllı ve aklın sahibi. Tüm kainat ve yaratılmışlar ise akılla ve bilgiyle yoğrulmuşlar; her şey ancak bilgeliğin hakim olduğu bir evrende varlığını sürdürüyor. Eğer böyle olduğuna inanıyorsak, her şeyi sorgulamamız, günümüzde  bilimsel yöntemden, tecessüsten korkmamamız, hatta bu yaklaşımı bir görev bilmemiz gerekir. Öyle değil mi?

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Gerçeğin yapısı

Gerçek ne? An geçtikçe  zihin yeni bir olguya, görüntüye yapışıyor. Hep sabit olduğuna inandığımız düşünceler ve benlik değişiyor. Tutarlılık söz konusu değil. Adeta kıtaların hareketiyle dünya coğrafyasının uzun zaman dilimlerinde tanınmaz hale gelişi gibi, insan kendi zaman ölçeğinde sadece fiziken değil düşünce ve kişilik olarak değişiyor. İnsan değiştikçe gerçeği de değişiyor.

Öğüt vermek

Öğüt verme isteğinden kurtul. Özü sözü bir ol, öğüdün kendisi ol. 

İnsanlığın Dünyaya Karşı Sorumluğu

Çoğumuzun geliştirilmesine hiçbir katkısının olmadığı, üzerinde hiç düşünmediği, hiç emek sarfetmediği teknolojiler artık emrimizde. Bir zamanlar ancak hayal edilebilecek işleri artık gerçekleştirebilmek mümkün. Doğa karşısında artık daha güçlüyüz ve dünya üzerindeki etkimiz daha kısa zamanda ortaya çıkıyor, daha fazla oluyor. 

Dünya üzerindeki İnsanların sayısının inanılmaz bir hızla artmasının yanı sıra tüketim alışkanlıklarımız da değişti. Hepimiz daha konforlu bir hayatı hak ettiğimizi düşünüyoruz. Bu ise aklınıza gelebilecek her şeyin yanı sıra asıl olarak daha fazla konut, daha fazla otomobil, daha fazla yol demek. "Daha" sözcüğü gelişmenin, modernitenin parolası olmuş gibi. Sınırsız bir "daha" iştahı. 

Hayal kurmak kolay, harekete geçmek de mümkün, ama bugün geldiğimiz noktada o hayallerin çevreye, doğaya ve insanlığın geri kalanına yapacağı etkileri göz önüne almak zorundayız. Organizasyon yeteneğine sahip insanlık  yarı tanrıların gücüne sahip. Artık bilgimiz var, teknolojimiz var, istersek denizlerin altından, dağların ortasından tüneller açıp yollar yapabiliriz, dağları ortadan kaldırıp göller oluşturabiliriz, gerek duyduğumuz madenleri, verimlilik düzeyi giderek düşmüş olsa bile yerin altını üstüne getirip çıkarabiliriz, kıyıları doldurur üzerinde yeni şehirler kurabilir, ormanları tarlaya veya konut alanına dönüştürebilir, ya da karaları denizlerle bölebiliriz. Su ve enerji için tüm akarsularımızı barajlarla kelepçeleyebilir, bu barajlar için tüm bir doğal çevreyi yok edebiliriz. Gölleri kurutabilir, vahşi yaşamı artık gidecek yeri kalmayıncaya dek uzaklara sürebilir, yöre insanlarını yerlerinden edebiliriz.

Büyük güçler büyük sorumluluklar demektir. Kendisinde tanrısal güçler olduğunu vehmedenler ufuklarını da tüm dünyayı üzerindekilerle kapsayabilecek kadar genişletmeli, duyularını tüm canlıların ve doğanın sesini duyabilecek şekilde bilemelidirler. İnsan doğada attığı her adımda artık çok daha dikkatli olmak,  doğaya karşı olmamak zorunda . Dünya ve üzerindeki yaşam, insanın kendisi dahil, yine kendi yaptıkları yüzünden tehdit altında. Ve artık hata yapma lüksümüz yok. Çünkü hiçbirimiz için gidilebilecek başka bir yer yok! 

10 Mart 2016 Perşembe

Adem ile Havva

"Tanrı önce Adem'i, sonra Havva'yı yarattı. Bütün insanlar Adem ve Havva'nın çocuklarıdır", diye anlatıldı bizlere. Bu durumda Adem ve Havva'nın ilk çocukları, onların çocukları hep kardeşleriyle birinci dereceden akraba evliliği yapmak zorundaydılar insan neslini çoğaltmak için. Peki, neden Tanrı başlangıçta sadece bir çift değil de, daha fazla sayıda, yüzlerce, binlerce çift insan yaratmamış?