7 Ağustos 2026 Cuma

Bank-not

Bugün ülkemizde mevcut en büyük banknotla sadece 4 kilo patates alınabiliyor. Böyle giderse, cebe sığmayan kalın bir deste taşımak zor geleceği için, bir süre sonra vatandaş pazar alışverişinde bile banknotları kullanamaz hale gelebilir. En yüksek 200 TL'lik banknotun ABD doları karşılığı sadece 4,16 dolar veya 3.63 euro. Yabancı paralar karşısındaki bu düşük değer ekonomik olarak güven sarsıcı. Elindeki bir tomar milli paranın kısıtlı bir satın alma gücü olduğunu vatandaş yakından deneyimliyor.

Değişim değeri yeterince yüksek banknot eksikliği Türk lirasını gıda alışverişinde dahi kullanılamaz hale getiriyorsa, varın daha yüksek değerli alışverişlerdeki durumu değerlendirin. Her tür alışverişte kart kullanımı nerdeyse zorunlu hale  geldi. Peki, dijital okuryazarlığı düşük olduğu için kullanamayanlar (örn. yaşlılar, engelliler) veya kullanmak istemeyenler ne olacak? Ayrıca kart kullanımı pos cihazı, internet altyapısı, elektrik şebekesinin sürekli varlığını gerektiriyor. Ülkenin her noktasında her an bu hizmetlerin var olduğundan veya bugün varsa yarın bir afet, savaş veya siber saldırı vs durumunda olacağından emin miyiz? Bir de kartla alışverişlerde kimi işyerlerinin, kart kullanımının satışları artırma ve müşterinin satın almayı ertelememesine yardımcı olma avantajlarının üstünü örtüp kendilerinin ödemeleri gereken komisyon ücretini de müşteriden talep etmeleri durumu var. Üstelik birçok işyeri, nakit ödemede indirim yapmıyor.

Para somut, elle dokunulan bir temsili değer olmaktan çıkıp sadece elektronik olarak saklanan ve varlığına inanılan, tamamen sanal bir kurgu haline mi geliyor? Yoksa geliyor değil de çoktan mı böyle oldu?

4 Ağustos 2026 Salı

Halk Sağlığı - Aşı karşıtlığı

 Halk Sağlığı - Aşı karşıtlığı


Halk sağlığını korumanın en etkili, en güvenli ve en ucuz araçlarından biri olan aşılara karşı özellikle son yıllarda bir şüphe, tereddüt ve red hali yaygınlaşmaya başladı. Bilimsel gerçeklerin aksine aşıları, kanıtlanmamış yan etkiler, içerdikleri kimi maddeler nedeniyle bilimsel temelden yoksun bir şekilde suçlayanlar veya bireysel özgürlükler temelinde kişisel bir tercih konusu haline getirme çabası içinde olanlar  kendilerine, özellikle internet ve sosyal medyada yanlış ve zararlı fikirlerini yayabilecekleri adeta boş bir alan buldular.  Algoritmaların farklı, aykırı, fantastik ve korkutucu olanları öne çıkarması ile bu kişilerin yaydıkları "bilgiler" birçok kişi için aşılar konusunda alacakları tavrı belirleyici temel öğe haline geldi. Şüphe tohumu bir kez ekilmeye görsün. Kendisine veya çocuklarına aşı yaptırmayanların sayısı, ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde hızla artmaya başladı. Bunun sonucu olarak da, aşılar sayesinde nerdeyse unuttuğumuz hastalıklar günümüzde tekrar görülüyor ve toplumda salgınlara neden olarak hastalık, sakatlık ve ölümlere yol açabiliyorlar. Bu hastalıklar içinde kızamık, yayılma kolaylığı, zatürre, panensefalit ve ölüm gibi komplikasyonları ile başta geliyor.  

ABD'de gelişmiş ülkeler içinde, aşı karşıtlığının yayıldığı ve kimi topluluklar içinde son yıllarda başta kızamık olmak üzere aşıyla önlenebilir hastalıklar nedeniyle salgınların görüldüğü bir ülke olarak dikkat çekmekte. Son olarak,  kızamık vaka sayıları artıp bu yıl şimdiden 2371'e ulaşınca, tehlikenin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı. Ve aşı karşıtlığı ile bilinen ve daha önceleri kızamık aşısının etkin ve güvenli olmadığını düşündüğünü sık sık dile getiren Sağlık Bakanı Robert F. Kennedy Jr., bir TV programında Amerikalı anne babalara seslenerek, kızamık aşısının güvenli ve koruyuculuk oranının yüksek olduğunu belirtip, çocuklarını kızamığa karşı korumak için aşılatmalarını istemek zorunda kaldı. ABD, 2000 yılından beri kızamığı elimine etmiş ülkeler arasında yer almakla birlikte  kızamık salgınları nedeniyle bu statüsünü kaybetme riskiyle karşı karşıya. 

Evrenin kuralları istisnasız herkes için ve her yerde geçerli. Ve Dünyanın en zengin ve güçlü, en gelişmişi olduğu iddiasında bulunan bir ülke için dahi, akıl ve bilim dışı tercihlerin sonu duvara çarpmak oluyor. 


Kaynak: RFK Jr tells US families to vaccinate children against measles amid outbreak. The Guardian, 2.8.2026

12 Haziran 2026 Cuma

Halk Sağlığı - Beyin genelindeki bağlantı kalıpları sosyoekonomik durumu yansıtmakta

Science dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma sonucuna göre beyin fonksiyonları ve yapısı çevre koşullarından etkilenmekte. Daha önceki beyin geneli bağlantı çalışmaları (BWAS), beyin görüntüleme verilerini en sık olarak IQ veya psikopatoloji gibi tekil özelliklerle ilişkilendirmekte ve mekansal örüntülerden ziyade ilişki gücüne öncelik vermekteydi.

Bu son çalışmada, araştırmacılar, 9-10 yaş aralığındaki binlerce çocuğun MRI verilerini kullanarak 649 farklı davranışsal ve çevresel değişkeni beyin işlevi ve yapısıyla eşleştirilmiş. Sonuç olarak, bu 649 değişken içinde en güçlü ve en tekrarlanabilir beyin geneli bağlantıyı yaratan faktörün, beklendiği gibi bu bağlantının en belirgin göstergesi olarak IQ skoru ya da ebeveyn eğitimi değil, çocuğun ikamet ettiği posta kodunun sunduğu sosyoekonomik fırsatlar olduğu bulunmuş. Mahalli sosyoekonomik durumun değişkenliğin %34'ünden sorumlu olduğu saptanmış.  Araştırmacıların bu bulgulardan çıkardığı sonuca göre, baskın sosyoekonomik beyin modeli, uyku yoksunluğu ve stresin (birincil motor ve duyusal) bilinen etkileriyle örtüşürken, frontal ve parietal kortekslerdeki üst düzey bilişsel bölgeleri etkilememektedir. Bu nedenle, uyku ve stres de dahil olmak üzere, mahallenin sosyoekonomik durumuyla ölçülen çevresel faktörlerin çocukluk çağı beyin organizasyonunu güçlü bir şekilde şekillendirdiği en olası görünmektedir. Özetle, yaşanan yerin sosyoekonomik koşulları, çocukluk döneminde ve sonrasında, muhtemelen uyku ve stres yoluyla, beyin organizasyonunu şekillendiren temel ekseni temsil etmektedir.

Kaynak: Marek S. et al. Patterns of brain-wide associations reflect socioeconomics. Science, 11 Jun 2026. Vol 392, Issue 6803 DOI: 10.1126/science.aee6213

24 Nisan 2026 Cuma

Yapay Zeka Döneminde Emeğin Değeri

Son dönemde yapay zekanın gelişmesi ve bugüne kadar sadece insanların akıl ve düşünce yoluyla yaptığı işleri yapabilir hale gelmesi okumuş, eğitimli kesimde bir işsizlik ve gelecek korkusunu yerleştiriyor. Yapay zeka modelleri geliştikçe dalga dalga bu işsiz kitlenin büyümesi bekleniyor. Değişimin hızı sadece yaşlılar için değil, gençler için dahi uyum sağlamayı zorlaştırıyor, geleceği bilinmezliklerle dolduruyor.

Aslında insan gücünden tasarruf etme çabalarının tarihi çok eskiye dayanıyor, belki de sabandan öncesine. Ama o dönemlerde insan nüfusu az, ömür kısa, emeğe olan ihtiyaç fazla ve üretim araçları yeterince verimli olmadığından insanın doğuştan işsizliğe mahkum olması gibi bir durum söz konusu değildi. Hatta insan emeğine olan ihtiyaç, kölelik gibi bugün kabul edilemez uygulamaların benimsenmesine de yol açmıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde, sanayi devrimi ve makineleşme ile birlikte üretim hızla artarken bu makineleri üretimde kullanacak yetişmiş insana olan ihtiyaç da hızla arttı. Feodalitenin ortadan kalkması, burjuvazinin güçlenmesi, pazarların gelişmesi, işçi haklarını savunan sendikalar ve diğer örgütlerin çabalarıyla refahın topluma yayılmasıyla birlikte tüketim de arttı. Dünya savaşlarının da etkisiyle, gelişmiş devletler halkın geride kalan kesimlerinin refahı için sosyal politikaları yürürlüğe koymak zorunda kaldılar. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin herkesi kapsayacak şekilde yaygınlaşması bu dönemin anlayışının bir ürünüdür.

Bilim ve teknolojideki gelişmeler eğitilmiş insanın bedensel ve zihinsel gücüne ihtiyaç duyan yeni becerilerin sunulduğu mesleklere gerek duyulmasını sağladı. Bedensel işlerin varlığı çok önceden tehdit edilmeye başlamıştı: Otomasyon ve robot teknolojilerinin yaygınlaşması, bir süredir fabrikalarda tekdüze, tekrarlanan işlerde insanın yerini kaybetmesine neden olmaktaydı. Hatta karanlık fabrikalar bir süredir hiç insansız bir dönemin alarm çanlarını çalmaktaydı.

Yapay zeka döneminin doğurduğu tehdit ise farklı bir düzeyde. Artık yüksek eğitim almış olmak, zeka ve geniş bilgi sahibi olmak başarı için yetmiyor. Sürekli gelişen akıllı yapay zeka karşısında rekabet zor; şimdiye kadar yerlerinin doldurulamayacağını düşünüp göreli rahatlık içindeki beyaz yakalı sınıf gelecek endişesini duyuyor. Ama en çok da üniversite eğitiminin anlamı sorgulanıyor. Yeni mezunlar okudukları alanda mesleklerini yapabileceklerinden emin değiller. Yüksek öğrenimdekiler son bir iki yılda iş hayatının yeniden yapılanmakta olduğunu ve bütün iş yapma şekillerinin değişmekte olduğunu görüyorlar. Şimdilik tehdit altında olmayan işler, beyaz yakalıların çoğunlukla burun kıvırdığı teknisyenlik gibi teknik ve bedensel beceriyi eşzamanlı gerektiren işler ve hizmet sektöründe insana "dokunan" hizmetler olarak görünüyor. Ama başlangıç seviyesi işlerde emek arzı arttığından ve uzun süre örgün eğitim almak, diploma sahibi olmak anlamlı bir fark yaratmadığından ücretler düşük, sosyal güvenlik sınırlı, üstelik ömür boyu sürecek bir kariyer planı yapmak giderek olanaksızlaşıyor.

Bir hayal gerçekleşirken büyük bir toplumsal belirsizlik beliriyor. Tarih boyunca üretim insan emeğine bağımlıyken artık bedensel ve şimdi de zihinsel işlerde insanın yükü hafifliyor. Üretim insan emeğinden bağımsızlaşıyor. Bu üretim araçlarının ve servetin giderek daha az sayıda insanın elinde toplanmasıyla eşzamanlı ilerliyor, toplumsal eşitsizlikler de artıyor. İşsizlik artarken geniş kitlelere iş bulmak giderek zorlaşıyor.

Bugün gelinen noktada insan emek ilişkisine bakmak gerekiyor. Yani emeğin sosyolojik ve ahlaki rolü değişiyor. Alın teriyle para kazanmak, kendi geçimini ve ailesinin geçimini sağlamak, üretken olmak idealinin, çalışıp üreterek memleketine, insanlığa faydalı olunacağı düşünce ve inancının altı oyuluyor. İnsanlar iş bulma ümitlerini yitirdiklerinde ne hissederler, kendilerini nasıl tanımlarlar? Boş oturmak, sadece tüketici olmak ahlaken ne anlama gelmektedir? Çalışmayanlar, tembel olanlar eskiden eleştirilir, küçük görülürlerdi çünkü toplumun herkesin emeğine ihtiyacı vardı ve çalışmak kutsaldı. Ekonomide rekabetin gereği olarak, üretim maliyetlerini düşürmek için her türlü yolu deneyen işverenlerin tercihlerini insandan yana değil, otomasyon teknolojileri, robotlar ve yapay zekadan yana kullandığı bir dönemde üretime katılamayan ve işsiz kalmaya mahkum insanların sayı ve oranının giderek artması endişe vericidir. Günümüzde çalışmamak, kendi geçimini sağlayamamak bir ahlaksızlık olarak yorumlanabilir mi? Kapitalist sistemin bir açmazı da, bu kitlelerin giderek tüketim araçlarından yoksun kalmaları, dolayısıyla tüketici hüviyetlerini kaybetmeleridir.

Geçim sorununun çözümü olarak vatandaşlık maaşı gibi çeşitli çözümler bulunabilir. Ama iş ve emek kişinin kendisini tanımlama yoludur: Üretken ve yaratıcı olmak, topluma emeğiyle katkıda bulunmak, iyi bir insan ve iyi vatandaş olmak, ahlaklı bir insan olmak vb. Yine yaptığı iş insana sosyal ilişkiler kurmasına yardımcı olur, sosyal statü sağlar. Çalışmak ve üretken olmakla kendini değerli hissetmek ve toplum için değerli olmak arasındaki ilişki koparsa ne olacak?

Devir büyük bir kırılma devri. Bütün değerler manzumesinin alt üst olduğu, yeni bir toplumsal yapılanmanın kurulmakta olduğu zamanlardayız. Belirsizliğin doğurduğu endişe büyük. Tarihin bize öğrettiği, bu tür büyük belirsizliklerin ardından toplumların yaratıcı çözümlerle yeni hayat tarzlarını benimsedikleri ve ilerleme sağladıklarıdır. Ancak değişimin bir bedeli vardır ve bu bedeli genellikle değişimin yaratıcıları değil, masum kitleler öder.

30 Ocak 2026 Cuma

Halk Sağlığı - Okul öğünleri

 Türkiye çocuklarına okulda ücretsiz yemek vermelidir. Yoksulluğun yaygınlaştığı, gıda enflasyonunun ortalama enflasyonun üstüne çıktığı, dolayısıyla sağlıklı beslenmenin zorlaştığı günümüzde yoksulluğun nesiller üzerindeki olumsuz etkileriyle savaşmanın en akılcı yöntemlerinden biri okul yemekleridir. Okul yemekleri sağlıklı beslenmeye katkıda bulunarak çocukların bedensel ve ruhsal gelişmelerine, akademik başarılarının artmasına, ailelerin maddi yükünün azalmasına, okula devamsızlıkların azalmasına, zengin-yoksul veya kız-erkek çocuk olmak gibi toplumsal eşitsizliklerin azalmasına yardımcı olur. Sağlıksız gıdalarla beslenmeyle ilişkili obezite ve kalp-damar hastalıkları gibi diğer kronik hastalıkların yükünün azaltılarak sağlık harcamalarının düşürülmesi yoluyla ekonomiye katkı sağlayan okul yemekleri, çocukların beslenme eğitimlerinin sağlanmasında da önemlidir.


Ek olarak, okul öğünleri gıda sistemlerinin dönüşümü için devletlerin kullanabileceği en önemli araçlardan biri olarak da görülmektedir. Okullarda ücretsiz, sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde üretilen gıda sağlamak hedefiyle çocuklara sağlıklı diyet temini dışında, çevresel etkilerin azaltılması ile çiftçi gelirlerini artırarak yerel ekonominin desteklenmesi bir arada sağlanabilir. Dünyada başta gelişmiş ülkeler olmak üzere çok sayıda ülkede çocuklara ücretsiz okul yemeği verilmekte olup yaklaşık 466 milyon çocuk okul yemeğine erişmektedir. (World Food Programme. The State of School Feeding Worldwide 2024)

28 Ocak 2026 Çarşamba

Sevgiliye dair düşünce balonları

 Farklı kişiliklerin, birisine aşık olduktan sonra her birinin düşünce balonlarını gelin birlikte hayal edelim.


Narsisist: Yazık bütün bu kadınlara. Senin yüzünden bensiz kaldılar. 

Nörotik: Onu çok seviyorum, o da beni sevdiğini söylüyor. Beni neden seviyor? Sevebilir mi? Eğer seviyorsa, o zaman o kadar da sevilmeye layık değil mi? Benden bir şey mi saklıyor? Yok böyle olmayacak, en iyisi, o benim kötü yönlerimi görüp benden vazgeçtiğini söylemeden önce ondan ayrılmak.

Şüpheci: Beni çok sevdiğini söylüyor. Gerçekten seviyor olabilir mi? Sevgilim gerçek mi? Ya benim sevgim? Peki sevdiğini düşünen ben gerçek miyim? Bu aşk gerçek olabilir mi?

Sınırda kişilik bozukluğu: Onu çok seviyordum, benim için dünyalara bedeldi. Oysa şimdi ondan nefret ediyorum, beni yeterince sevemiyor. Ama yine de ondan başkasını istemem. Onu bırakmam, ama sırf o olduğu için, ona dünyayı zindan etmeliyim.

Sadist: Beni seviyormuş.  Onu elime bir geçireyim, görür ona neler edeceğim! Kırbacım elimde!

Mazoist: O yüce varlık beni seviyormuş. Ben onun kulu kölesi olmak istiyorum, oysa. Beni sevdiğini söylemesi beni ürkütüyor. Yanından ayırmasın, beni kullansın, kırbaçlasın, tek isteğim.

Bağımlı kişilik: O beni seviyor, ben de onu. Ama anneciğim-babacığım ne diyecek acaba? Ya kardeşim? Ya arkadaşlarım? Onlar beğenmeden olmaz! Evet, o güzel, iyi, ama sonunda kararı ben veremem. İyi ki annem-babam var!

Sıradan biri: Beni seviyormuş, ben de onu seviyorum tabii. Onu çok istiyorum. Çok ateşli bir parçaya benziyor.  Ne zaman sevişiriz acaba? Hemen sevişmek istediğimi söylesem mi? Yemek yapmasını biliyor mu? Annemin dolmalarını arayacak mıyım?

Olgun bir ruh: Sevdiğim kadın/erkek beni sevdiğini söylüyor. Ne güzel ! Ruhların ıstırabı sona eriyor. Onunla hayat daha bir güzel, günlerim daha renkli, duygularım ona yöneliyor, hayatım daha anlamlı. Kendimi daha neşeli, daha güçlü, daha verici hissediyorum. Her şeyi onunla yapmak, onunla paylaşmak istiyorum. Sevdikçe güzelleşiyoruz. İyi ki O var!


26 Aralık 2025 Cuma

Endişe çağı

 Gelişen teknolojiler, artan otomasyon ve hepsinin üstüne eklenen YZ teknolojileri kimi açılardan geleceğe dair karanlık senaryolar yazılmasına neden oluyor. Temel sebep, değişimin hızı ve ortaya çıkan belirsizlikler. Bir zamanlar hayatın normal gelen, alışıldık bir temposu vardı, erişkin yaşamda beklenenler, yaşlılıkta beklenenler tahmin edilebilirdi. Şimdi ise baskın olan his, belirsizlik ve kaygı. Bu gelişmelerde hakim kapitalist düzenin işleyiş şekli, dünyamıza ve sermaye sahipleri dışındakilere karşı hoyratlığı, sömürüye varan üretim ve tüketim anlayışı rol oynuyor. Öyle ki artık belirli bir bölge veya ülkenin ve buralarda yaşayan halkların değil, gezegenimizdeki insan dahil canlı yaşamın neredeyse tümünün varoluşsal bir tehdit altında olduğunu, gelişmiş haber ağlarının da yardımıyla, herkes bilebiliyor. 

Üretimin insan için insanlar tarafından yapıldığı dönemden, birkaç asır içinde, az sayıda insan için bir kısım insan, makinalar ve YZ-robotlar tarafından yapıldığı bir döneme girdik. Bu üretim biçimi giderek genişleyecek. Kapitalizmin üretici bir işçi-çalışan sınıfa ihtiyacı azaldıkça sermayedarlar için insanlığın bugünkü refah düzeyi ve geleceği ilgi alanı dışına çıkmaya başladı. Otomasyon ve YZ ise artık eğitimli insanlara da eskisi kadar ihtiyaç kalmadığı anlamına geliyor. Bu, bizler için eğitim önemsiz hale geldi demek değil. Ama kitlelerin artık birçok alanda eskisi gibi uzmanlaşmasına sistem ihtiyaç duymuyor. Sanayi devrimiyle birlikte dokumada başlayan makineleşme ve otomasyon sanayide ve tarımda üretimi ve verimliliği daha önce hayal bile edilemeyen seviyelere taşıdı. Bu durum hızlı nüfus artışı, kentleşme ve artan refah seviyesiyle ilişkiliydi.  Günümüzde ise bugüne kadar küresel olarak sağlık, eğitim, refahta sağlanan iyileşmelerin artık durakladığını görüyoruz. Krizler birbirini takip ediyor. İklim değişiklikleri,  kuraklık ve seller dahil artan afetler, tarımsal üretimdeki belirsizlik, çatışma ve savaşlar, halkların göçü, çevre kirliliği, ekosistemin tahribatı, ormansızlaşma ve afet düzeyindeki orman yangınları, sağlık hizmetlerinin özerkleştirilmesi ve özelleştirilmesi, dolayısıyla yoksul çoğunluk için erişilmesi zor hale gelmesi, eğitimin özelleşmesi, okullaşmanın gerilemesi, yeni nitelikli iş imkanlarının azalması, öte yandan işsizliğin hızla artması, geçim düzeyinin büyük çoğunluk için düşmesi barınma imkanı ve gıdaya erişimin zorlaşmasına neden olmakta, bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamakta. Yaratılan servetin büyük bölümüne küçük bir azınlık el koymakta. 2000 ile 2024 yılları arasında küresel olarak, en zengin %1'lik kesim tüm yeni servetin %41'ini elde ederken, insanlığın alt yarısı sadece %1'ini elde etmiştir. (G20 Extraordinary Committee of Independent Experts on Global Inequality. (2025). G20 Global Inequality Report)

Eşitsizliklerin arttığı bir dünyanın gerilim ve huzursuzlukların artmasına neden olduğu bilinmektedir. Geçen yüzyılda insanlık iki dünya savaşı ve çok sayıda yerel savaş gördü, milyonlarca insan hayatını yitirdi, sakat kaldı, acılar çekti. Bu yüzyılda da ne yazık ki yaşananlardan alınan derslerin unutulmaya başlandığını düşündüren gelişmeler yaşanmakta. Gelişmiş ülkeler ve zengin toplumların artık dünyada tek başlarına olmadıklarını ve insan türünün devamı ve huzurlu bir yaşam için dünyanın genelinin iyiliğinin gözetilmesi gerektiğini anlamaları gerekiyor. Üstelik kötüye gidişi düzeltmek için gereken zaman giderek daralıyor. 

Eğer hedef dünyayı korumak, toplumların genelinin refah düzeyini artırmaksa, dünyayı ve insanlığın geri kalanının refahını unutmaksızın temelde yapılması gerekenler bilinmez şeyler değil aslında, ama ana hedefi herkesin kabul edebileceği bu yöne çevirmek zor görünüyor (liste eksiksizlik iddiasında değildir):

Herkes için sağlıklı konut,

Herkes için temel sağlık hizmetleri,

Herkes için nitelikli eğitim,

Herkes için yeterli ve sağlıklı beslenme, güvenli su

Herkes için sanitasyon ve hijyen

Herkes için üretken bir yaşam sürmesini sağlayacak bir iş

Herkes için hastalık, sakatlık ve emeklilik dönemlerini kapsayacak sosyal güvence

Herkes için toplu ulaşım

Herkes için temel hizmetler (elektrik, ısınma, iletişim, internet)

Herkes için güvenlik, hukukun üstünlüğü

Herkes için yaşanabilir şehirler veya yerleşim yerleri

Eşitlik ve insan haklarına saygı

Demokrasi ve şeffaf bir yönetim

Özgür ve tarafsız basın 

Örgütlü bir toplum

Gezegen sınırlarının hesaba katılması

Ormanların, doğal yaşamın, doğal alanların ve ekosistemin kendileri için değerli bulunması ve korunmasına öncelik verilmesi

Adil, insana ve çevreye duyarlı tüketim

Döngüsel ve sürdürülebilir yerel ve küresel ekonomi



 

20 Kasım 2025 Perşembe

Halk Sağlığı - Plastikler sizin sandığınız gibi geri dönüşmüyor. Neden mi?

 

Plastik ürünler tek bir kimyasaldan üretilmiyor; içlerinde boyalar, plastikleştiriciler gibi birçok katkı maddesi bulunuyor. Ayrıca tek bir plastik türü yok. PET, PVC vs bir çok çeşidi var. Bu farklı bileşenli plastiklerin ayrı ayrı geridönüştürülmesi gerekiyor ki tahmin edilebileceği gibi bu zahmetli ve tabii pahalı bir iş. Yine alüminyum, kağıt ve cam atıklardan farklı olarak, geridönüştürülen plastiğin kalitesi düşüyor ve su şişelerinde kullanılan polietilen bile genellikle halı, giysi gibi tekrar geridönüştürülemez malzemelerin imalatında kullanılıyor. Oysa hammaddeden yeni plastik üretmek çok ucuz. Yani üreticiler için atık plastikleri toplamak, geri almak, işleyip ürüne dönüştürmek pahalı geliyor. Bu nedenle, günümüzde atık plastiklerin çok az bir bölümü geridönüştürülüyor. Örneğin ABD'de çöpe atılan plastiklerin sadece %5-6'sı tekrar kullanılıyor. Toplam üretimin 2020 yılında 473 milyon ton olduğunu, plastiklerin doğada yok olmadığını ve son 70 yılda toplam 10 milyar metrik ton plastik üretildiğini düşünürseniz, çevremizin, denizlerimizin, doğamızın neden plastik atıklarla dolu olduğunu anlarsınız. Ayrıca plastikler güneşin UV ışınları etkisiyle ufalanıp parçalansalar bile mikroplastikler şeklinde suyumuza, gıdalarımıza karışıyor, beyin, böbrek, kalp, damarlar gibi iç organlarımıza yerleşiyor, sağlığımızı tehdit ediyor.

Kaynak: Gardiner, B. & Scientific American. (2025, Aralık 1). How the Fossil-Fuel Industry’s Pivot to Plastic Is Polluting Our Planet. Scientific American.

1 Kasım 2025 Cumartesi

Hizmet robotları kime hizmet edecek?

İnternette  çıkan haberlere göre ev içi hizmet robotları üretilmeye başlanmış. Sipariş verenler 2026'da robotlarını teslim almaya başlayacaklarmış. Bu robotlar, fabrikalarda kullanıldığını bildiğimiz endüstriyel robotlardan farklı: insansı görünümdeler ve ev işlerini yapmada yardımcılar. Çamaşır, ütü, bulaşık temizlik vs. Bir süre sonra bunların yaşlı ve çocuk bakımında da kullanılmaya başlanması mümkün. Olumlu görünen bu gelişmeler bende bazı endişeler de doğurmuyor değil. Her iyi şeyin ardında bir olumsuzluk aramak belki de benim bir özelliğim. Ancak bu uyarının temelinde, milyonlarca yıldır başarıyla test edilmiş sağkalma içgüdüsünün olması da olası.

Örneğin ev içi hizmet için üretilen robotların biraz daha geliştirilerek ev dışı işleri de yapabilir hale gelmesi, yani alışveriş yapması, bahçe sulaması, araba temizliği ve bakımı yapması mümkün. Bunun bir adım ötesi, ev içinde ya da ev dışında güvenlik amaçlı bekçi veya yakın koruma olarak hizmet verecek robotlar olabilir. Bir zaman sonra, ki yapay zekanın gelişme hızına bakarsak bu sandığımızdan çok yakın bir zaman sonra olabilir, maddi imkanı olanlar sokaklarda, yanında koruma robotu olmadan dolaşamaz olmuşlar. Aynen, bugün tel örgülerle çevrili yüksek duvarlı sitelerin ardına sığınanlar gibi. Kişisel güvenliğin robotlara emanet edilmesi bu hizmetten yararlanamayanları tamamen güvensiz hissettirebileceği gibi toplumsal güvenlik için ayrılan kaynakların daha da azaltılmasına neden olabilir. Ya da sokaklarda robot polis ve bekçileri görmeye başlayabiliriz. Aslında bu robot koruma ve robot bekçiler hırsızlık ve şiddet gibi birçok adi suçun önüne geçilmesini sağlayabilir ama hırsızlığın ve şiddet olaylarının kök nedeni olan yoksulluk ve eşitsizliğin giderilmesinde bir yardımı olmayacak, sadece bunların bastırılmasını sağlayacak bir işlevleri olacaktır.

Robotların her yerde ve işte kullanıldığı bir dünyada işsizlik artacağından geliri ya da bir amacı olmayan insanların artması beklenmelidir. Gelir ve servetin yani gücün giderek daha az kişide toplanması çıkar gruplarının lobicilik faaliyetlerinin güçlenmesine neden olup iktidarın demokratik usullerle, halkın tercihi yönünde değişmesinin önündeki engelleri büyütecektir. (Basının, sosyal medya dahil diğer medyanın az sayıdaki dev teknoloji şirketinin elinde olmasının ve bunların kitlelerin tercihlerini yönlerdirmedeki rollerine daha değinmedik bile!)

Başka etik sorular da karşımıza çıkacaktır. Örneğin, bir koruma robotu sahibine yönelik bir başka insanın saldırısını savuşturmaya çalışırken, o "kötü niyetli" insana zarar verebilir mi, kazara bir yaralama ya da ölüm olursa bunun sonucu ne olur? Ya da bir sivil robotun sıradan bir insana zarar vermeye programlanması durumunda, oluşabilecek sonuçlardan kim sorumlu tutulabilir? (askeri amaçlı robotlar unutulmaması gereken bir başka önemli konu.)

Tabii insanlar robotları başka amaçlarla da kullanmak isteyebilirler. Şimdiden yapay zeka ile arkadaşlık kuranlar olduğunu duyuyoruz. Zeki yardımcı robotlar insanların kendisi yerine büroya gidip toplantılara katılabilir, bu ise aynı anda birden fazla yere bulunmayı mümkün kılabilir. Tabii hala büroya gitmeyi gerektirecek bir işiniz varsa!

Sorular çok. Zamanla çocuk ve yaşlı bakımı işleri tamamen robotlara devredilirse, insanın gelişmesi ve insan olabilmesi için gerekli olan o insani dokunuş nasıl sağlanacak? İnsani ilişkiler nereye evrilecek? Yalnız olduğunu farketmeyen mutsuz ve tatminsiz insan yığınları mı ortaya çıkacak? Okul yerine evde yapay zeka ve robotlar aracılığıyla eğitim yaygınlaşırsa, bunun çocukların ruhsal gelişimi üzerindeki etkileri neler olabilir? Şimdiden ekran bağımlılığı, internet ve sosyal medya kullanımı yüzünden yalnızlaşan çocuklar, yapay zeka ve robot kullanımına bağlı iyice yalnızlaşınca sosyal beceriler nasıl edinilecek ve sağlıklı bir ruhsal gelişim nasıl sağlanacak? İnsanlar arası ilişkilerin ortadan kalkmasa bile zayıflaması, insanların birbirleri için vazgeçilebilir olması bireylerin atomizasyonunu hızlandırır, insanlık kendisini diğer bütün canlılardan ayıran kültür araçları yardımıyla sınırsız işbirliği yapabilme, birlikte sorunları çözebilme, dayanışma kapasitelerini yitirmelerine ve en önemlisi empati yeteneklerini yitirmelerine neden olabilir.

Tabii bir de bunlara sahip olamayacak olanlar var. Toplumların en altta kalanları, yani en yoksullar, işsizler, sosyal güvencesi olmayanlar. Sosyal devletin giderek geriletildiği, bütçenin gelir gider eşitliğine indirgendiği ve gelirlerin başta savunma ve gösteriş alanları olmak üzere verimsiz yatırımlara kaydırıldığı bir dünyada, "lüzumsuz yığınların" çilesi ancak artacaktır. Sorunların çözümü, vatandaşlık geliri gibi uygulamalarla da zor görünmekte. Bakınız, gerileyen asgari ücretler ve emekli maaşlarının seviyesi. Ücretli çalışan sayısının azaldığı, yaşlı sayısının arttığı bir dünyada vatandaşlık maaşının kaynağı ancak şirketlerin, küresel olarak, kazançlarıyla orantılı şekilde, ödedikleri artan oranlı vergiler olabilir. Ama bu vergiyi, finansın küreselleştiği ve paranın kazanıldığı ve harcandığı yerlerin birbirinden bağımsızlaştığı bir dünyada hangi devlet hangi güçle nasıl tahsil edebilir? Çözülmesi gereken zor bir sorun.

15 Ekim 2025 Çarşamba

Halk Sağlığı - Antibiyotik direnci halk sağlığı için büyük tehdit

İlaçların hastalıkların tedavisindeki büyük bir önemine karşın akılcı olmayan ilaç kullanımı tüm dünyada yaygın rastlanan bir sorundur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) akılcı ilaç kullanımını, “kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre uygun ilacı, uygun süre, aralık ve dozlarda, kendileri ve toplumları için en düşük maliyetle sağlayabilmeleri” olarak tanımlamaktadır.

Dünyada en sık rastlanan akılcı olmayan ilaç kullanım şekilleri arasında uygunsuz antibiyotik kullanımı da yer almaktadır. Akılcı olmayan antibiyotik kullanımı durumunda, ilaçlara bağlı yan etkiler, ilaç etkileşimleri vs gibi istenmeyen etkilere ek olarak, antibiyotiklere karşı direnç gelişmesi söz konusu olmaktadır. İlaçlara dirençli patojenlerin ortaya çıkmasının başlıca nedeni antibiyotiklerin yanlış veya aşırı kullanımıdır. DSÖ antimikrobiyallere direnci insanlığın karşısındaki ilk 10 halk sağlığı tehdidi arasında saymaktadır.

Antibiyotik direncinin, antibiyotik tüketimi ile doğrudan ilişkili olduğu bilinmektedir. Gereksiz antibiyotik kullanımı tedavi maliyetlerini artırır, kişi veya topluluklarda direnç gelişimini hızlandırır, zararlı istenmeyen etkilere yol açar, hastalıkları ve ölümleri artırır. DSÖ verilerilerine göre, dünyada antibiyotiklerin üçte ikisi reçetesiz satılmakta, uygunsuz doz ve sürede reçete edilen veya bakteriyel olmayan enfeksiyonlar için reçete edilen  antibiyotikler giderek büyüyen antibiyotik direnci sorununa katkıda bulunmaktadır. Hayvancılık, antibiyotik kullanımının yaygın olduğu bir alandır ve ABD’de satılan tıbbi olarak önem taşıyan antibiyotiklerin yaklaşık %70’i çiftliklerde, ağırlıkla çiftlik hayvanlarının büyümesini hızlandırmak ve az bir kısmı da  hasta olan hayvanların tedavisi için kullanılmaktadır.

DSÖ, laboratuvarda tanısı konmuş bakteriyel enfeksiyonların altıda birinin antibiyotik tedavilerine dirençli olduğunu belirterek, ilaçların daha sorumlu bir şekilde kullanılması çağrısında bulunmuştur. DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, "2025 Küresel Antibiyotik Direnci Sürveyans Raporu yayımlanırken yaptığı açıklamada, "Antimikrobiyal direnç, modern tıptaki ilerlemeleri geride bırakarak dünya çapında sağlığı tehdit ediyor," dedi. "Antibiyotikleri sorumlu bir şekilde kullanmalı ve herkesin doğru ilaçlara, kalite güvenceli teşhislere ve aşılara erişimini sağlamalıyız."

Dünya genelinde antibiyotik direnci, her yıl 1 milyondan fazla ölüme doğrudan neden olmaktadır. Patojenlerdeki genetik değişiklikler doğal bir sürecin parçası olsa da, insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde enfeksiyonları kontrol altına almak için antibiyotiklerin yanlış ve aşırı kullanımı gibi insan faaliyetleri bu süreci hızlandırmaktadır.

DSÖ verilerine göre antibiyotiklere dirençli gram negatif bakteriler giderek daha büyük bir tehlike haline gelmekte. E. coli ve K. pneumoniae başlıca ilaca dirençli Gram negatif organizmalar olup genellikle sepsis, organ yetmezliği ve ölümle sonuçlanan en ciddi bakteriyel enfeksiyonlara yol açarlar. Ancak dünya genelinde E. coli'nin %40'tan fazlası ve K. pneumoniae'nin %55'ten fazlası artık bu enfeksiyonlar için ilk tercih edilen tedavi olan üçüncü nesil sefalosporinlere dirençli hale geldi. Karbapenemler ve florokinolonlar da dahil olmak üzere diğer hayati önem taşıyan antibiyotikler de etkinliklerini kaybetmekteler.


Kaynaklar: 

WHO web page. WHO warns of widespread resistance to common antibiotics worldwide. 13.10.2025. Erişim tarihi: 15.10.2025

Medscape. WHO Warns of Surging Levels of Antibiotic Resistance. 13.10.2025

WHO. (2002). Promoting rational use of medicines: Core components. 

WHO. (2004). The World Medicines Situation: Chapter 8. Rational use of medicines

Scientific American. (2023, Mart). To Fight Antimicrobial Resistance, Start with Farm Animals. 

10 Ekim 2025 Cuma

Gazze Barışı'nın düşündürdükleri

 İsrail ile Hamas arasındaki savaşı sonlandıracak Gazze Planı her iki tarafça onaylanmış. Neden sonra! Yıkılıp harap olmuş Gazze, ölen onbinlerce insan, sakat kalan yüzbinler. Savaşın ne kadar ahmakça ve yıkıcı bir çaba olduğu bir defa daha gözler önüne serildi. Oysa sorunlar soğukkanlılıkla masada tartışılabilse, tarih öncesi mitlerden beslenerek karşısındakini insan dışı varlık olarak görüp yok ederek veya ezip geçerek tüm istediklerini yaptırmak gibi delice bir arzu yerine farklılıklar ne olursa olsun ötekini insan kardeş olarak görüp davranılabilse, bunca acı ve yıkım olmasaydı... her halükarda daha iyi olmaz mıydı? Çok mu zor insanca davranmak, hatalarını vaktinde fark edip pişman olup vazgeçmek?

Tarih boyunca insan toplulukları birbirlerine kıydılar. Binlerce, milyonlarca insan acı çekti. Çoğu boş yere. En kutsal hak olan yaşam hakkı elinden alındı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, insanların. Şempanzeden sonra grup halinde kendi türünden başka gruplarla soykırım amaçlı savaşan ikinci, kendi türünü ve daha ötesi dünyadaki tüm yaşamı sona erdirme gücüne sahip ise tek türüz.

Öte yandan, günümüzde savaşlar ve felaketler, gelişen iletişim teknolojileri sayesinde herkesin gözü önünde oluyor. Hiç kimse haberim yoktu deme imkanına sahip  değil. Herkes tavır almak, tarafını belirlemek zorunda. Temel tercih, yaşamın ya da ölümün yanında olmak arasında.

Doğaya ve kendine yabancılaşan insan ne zavallı!

24 Haziran 2025 Salı

Yapay Zeka'nın yol açacağı iddia edilen lüzumsuz insan yığınları fikrinin düşündürdükleri

 

İnsan nedir? Neden değerlidir? Yaşamının amacı ne olmalıdır? Bu soruları dile getirmesek de onlara verdiğimiz yanıtlar yaşamımızı şekillendirmektedir. 

Dünyadaki bütün bebekler birbirine benzer, kimi bedensel ve zihinsel kapasite farklılıkları bir tarafa bırakılmak kaydıyla. Sevgi ve ilgi isterler, örneğin. Çevrelerinde olup bitene ilgi duyarlar. Meraklı ve öğrenme isteğiyle doludurlar. Neredeyse her gün değişir, gelişirler. Büyüme onlar için bedensel olduğu kadar zihinsel ve ruhsal birer süreçtir. Başkalarına ve tüm canlılara ilgi duyar, bağlanırlar. Onların duygularını hisseder, deneyimler; onların acı duyduklarını hissettiklerinde acı duyup ağlar, mutlu olduklarını hissettiklerinde gülerler. 

İnsan yavrusu dünyanın her coğrafyasında, tüm toplumlarda hayatın ilk dönemlerinde benzer tepkiler verir dünyaya ve çevresindekilere. Ve sonra annesinden ve yakın çevresindekilerden başlayarak kültürün damgası bebeğe vurulmaya başlar. Bu aynı zamanda ayrışmanın, diğerlerinden farklılaşmanın başlangıcıdır. İletişim ve dil, ahlak değerleri, inançlar, mitler, yasaklar, tabular, gelenekler, kullanılan alet edavat, barınma şekilleri, beslenme alışkanlıkları, işbirliği ve yardımlaşma şekilleri, aile kurma gibi bir çok etki bireyin oluşması ve kişiliğinin gelişmesinde rol oynar. Bazen gerçek kişilik özelliklerinin hiç görünmemesine yol açma pahasına.

Erişkin olduğunda da insanların istekleri, basit ve temel olandan daha karmaşığa doğru iç içe halkalar şeklinde enerji yüküyle uyumlu bir yerleşme gösterir.  Sağ kalmak, varlığını devam ettirmek istemek tek hücrelilerden başlayarak tüm canlıların  canlılığının alameti farikasıdır. Yaşam sürmek ister. Bu bireyde mümkün olmuyorsa, o zaman bir sonraki nesilde devam etmek ister. O halde, beslenmek, tehlikelerden kaçmak ve korunmak,  homeostazı sürdürmek için fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak, çoğalarak neslini devam ettirmek en temel ve zorlayıcı itkilerdir. Bakteriler, çok hücreli canlılar, balıklar, sürüngenler, memeliler ve tabii maymunlar ve insanlar canlı olmanın aynı kurallarına tabidirler ve sinir sistemleri olsun olmasın canlı kalmanın gerekliliklerini yerine getirmek için "can havliyle" çalışırlar. Neredeyse bir ömür boyu bu itkilerin zorlaması devam eder. İnsan sağ kalmanın, bir yaşam sürmenin ötesinde, bu yaşamı  anlamlı kılmak da ister. Anlam ve tatmin arayışı bir ömür boyu sürer.

Bütün kültürel ve inançsal farklılıklarımıza rağmen özünde aynı türe ait olduğumuzu, insan olduğumuzu hisseder, bazen de biliriz. Oysa içine doğduğumuz sosyal çevre bizleri diğer topluluklardan ayırır ve seçilmiş olduğumuza inandırır. Duyularımız bize evrenin merkezinin dünya, dünyanın merkezinin doğduğumuz topraklar olduğunu kesin bir dille söyler. Ayrı kaldığımızda hasretle göz yaşı dökmemize neden olan  ait olduklarımız, yani kabilemiz, yani sevdiklerimiz ve ailemiz, arkadaşlarımız,  değerlerini paylaştığımız, yani bebeklikten başlayarak beynimizde iz bırakan ve bizi koruduğuna inandığımız "çevremiz"dir.  İnsanın görüş mesafesi sandığından kısadır. 

İktidar, itibar, mal mülk sahibi olmak başkalarının olmadığı bir dünyada anlamını yitirir. Yaşamın amacıyla, temel itkilerle uyumlu değildirler çünkü. Ancak sağ kalmanın, düşmanları uzakta tutma veya onları alt etmenin, daha uzun ve sağlıklı bir yaşamın dolaylı  gerçekleştiricisi olduklarında yarar sağlarlar. Mutluluk sahip olmakla bulunmaz. Öte yandan, insanlar sosyal varlıklardır. Bireyin sağkalması ve gelişmesi, doğumundan başlayarak başkalarının onu beslemesi, sevmesi, koruması ve öğretmesine bağlıdır. İnsan topluluk içinde kişilik bulur, kişi olur. Ve topluluğun olduğu yerde günlük yaşamı düzenleyen kurallar ve sınırlar, sınırları aşmayı engelleyen bir otorite gücü, yani hiyerarşi kendiliğinden ortaya çıkar. Eşitlik bir ideal olarak ikinci insandan itibaren var olmuştur. Düzen de. Oysa, eşitlik ve düzen ihtiyacı birbiriyle çoğu zaman uyumsuzdur. 

İnsan birçok şey ister. Genlerinin isteklerini karşılamanın farklı yolları vardır. En gelişmiş ve sosyal bir memeli türü olarak, hayat boyu süren duygusal ve zihinsel bir meydan okuma yaratsa da, başkalarını hayatında ister. Sadece üremek için değil, sosyal bir düzenin deseninde yer bularak hayatına anlam katmak, kısa bir an çakıp sönen alev gibi olan ve illa ki ölümle sonlanacak hayatına şahit bulmak, bu dünyada kendisinden sonraki en akıllı canlılar olan şempanzeler, bonobo maymunlar dahil başka hiçbir canlıya layık bulmadığı ölümden sonraki yaşama sadece kendi türünden seçilmişlerin kavuşacağı inancını nesilden nesile geçiren mitleri paylaşmak için.

İnsan olmak ve insanca yaşamak özünde çok karmaşık değildir. Dünyanın dört bir yanından inançların bilge adamlarının söylediklerinin, doğdukları zaman, çıktıkları coğrafya ve yaşadıkları toplumların izleri silinip ortak noktalara bakıldığında benzerlik taşıdığı görülebilir. Bugün yapay zekanın daha büyük bir aciliyetle kendimize sormaya mecbur bıraktığı "insan ne olacak, nasıl anlamlı bir hayat yaşayacak" sorularının yanıtının karşımızda durduğu görülebilir. 

"Sen insansın;  milyarlarca yıl sürmüş evrimin ürünü bir canlı, türlerden bir tür, ama akıl sahibi bir tür olarak seni saran yaşam sisteminin, biyosferin bir parçasın. Bunun farkında mısın? Dünya senin evin. Bu çevrenin içine doğdun. Burada büyüdün, kendini buldun, bireyselliğini duyumsadın. Varlığını sürdürüyorsun. Çevrende tanıdığın, tanımadığın, sevdiğin, sevmediğin birçok insan var.  Kısa ama benzersiz ve bir kerelik yaşamını "insanca" sürdürmek, ait olduğun grubun içinde onanmak ve saygı görmek, kalıcı olmak, hiç değilse bir şekilde öldükten sonra bir iz bırakmak istiyorsun, bu ister çocukların ister eserlerinle olsun. Herkes biricik, herkes özünde aynı özlem ve duyguları paylaşıyor. Yarattığın sistemlerin ötesine bakarsan hayatın birliğini görürsün. Yeterince ister, içindeki çocuğu kucaklarsan ve vicdanının sesini dinler, diğerlerini ve tüm yaşamı ve yaşamın rahmi dünyayı kucaklarsan, senin için bir ümit var. Başlangıç olarak şunu kabul edebilirsin: Başkaları yabancı, barbar değil. Başkaları müşteri değil, köle, araç hiç değil. Başkası, o Sensin..." 

29 Nisan 2025 Salı

Özenilen hayatlar vs. tembellik

 Özendiğimiz, merak ettiğimiz hayatlara sahip insanlar birçok acıyı tatmış, iniş ve çıkışlar yaşamış, sonunda toplum ve bizim için önemli olan kimi açılardan başarılı olmuş kişiler. Bir bakıma kendi hayatlarımızın antitezi bir yaşam: rahat koltuk, bol kitap, TV ve eğlence, güvenli ve sıcak bir ortamdayken çok özenilen ama bir türlü harekete geçilmeyen bir macera. 

Sorun bizde değil belki de, bunca yaygın olduğuna göre...

26 Nisan 2025 Cumartesi

Kalabalık içinde yardımseverlik

İnsanlar sosyal varlıklardır. Bu tanım birçok davranışın ardında yatan karmaşık nedenleri açıklamaya yardımcıdır. Çoğu insan yardım etmeyi sever. Güçsüz olana, zor durumdakine yardım etme isteği neredeyse evrenseldir. Kimi durumda evrimseldir. Ebeveynin çocuklarına bakması, yardım etmesi, aile bireylerine yardım etmesi gibi. Insan akıllı bir canlıdır aynı zamanda. Yardımı, diğer bir insanın veya başka bir canlının durumuyla empati yapıp kendimizi onun yerine koyarak nasıl davranılmasını istediğimizi çıkarsadığımız için yapabiliriz. Bugün yardım ettiğimiz kişiye bir gün  bizim de ihtiyacımız olabileceği düşüncesi de yardımın  nedenlerinden biri olabilir. Bir diğer neden de yardım ettiğimizi göstererek etrafına güvenilir ve yardımsever, yani dost edinmeye değer olduğunun mesajını vermektir. Bu her zaman gösteriş yapmak anlamına gelmez; içinde yaşanılan toplumda başkalarının gözünde saygıdeğer olmak, önemsenmek,  toplumun ahlaki değerlerine bağlı olduğu mesajını vermek de amaçlanabilir. "Bir elin verdiğini diğer el bilmesin" türünden yardıma muhtaç olanların onurunu koruma amaçlı yaklaşımlara neden yeterince itibar edilmediğini, yardımseverin görünürlüğüyle toplumdaki yerini sağlamlaştırmak istemesi, iyi ün kazanmak istemesi açıklar. Yardım edilenin aldığı yardım için şükür duyması ve teşekkür etmesi, yetmedi, yardım edeni diğerlerine övmesi de beklenir. Yani, kalabalıklar içinde yapılan yardımların sadece zor durumdakine yardım amacıyla yapıldığından,  başka bir deyişle niyetinin saflığından emin olunamaz. 

13 Aralık 2024 Cuma

Küreselleşme, Yapay Zeka ve Uygarlık 3.0

 İnsanlar tarih boyunca aileler, klanlar, kabileler şeklinde, birbiriyle komşu topluluklar halinde yaşadılar. Devletler ve imparatorlukların kurulması çok daha yakın zamandadır. Genelde çatışmalar yerel gruplar arasında veya sınırdaş ülkeler arasında meydana geliyordu ve bu çatışmaların, geçen yüzyıla kadar tüm dünyaya yayılarak, hem insan soyunu hem de tüm canlı yaşamı tehdit etme olasılığı yoktu.

Günümüzde nüfus artışının, sanayileşmenin, teknolojik gelişmenin ve bunların bir sonucu olan küreselleşmenin bir sonucu olarak dünyada insanın ayak basmadığı, iz bırakmadığı, yerleşmediği neredeyse bir yer kalmadı. Üstelik gelişmenin, ekonomik büyüme ve refahın artırılabilmesinin tek yolunun daha çok kaynak kullanılarak daha çok üretim ve tüketim yapmak olduğu anlayışı bugünkü ekonomik sistemin vazgeçilmez kabulü. Dolayısıyla devletler, çok uluslu şirketler ve kapitalist ekonomik düzenin büyük oyuncuları arasında çatışmaların tansiyonu da, kimi zaman başka maskeler altında, giderek artıyor. 

Öte yandan insanın kullandığı aleti geliştirerek tabiata daha verimli müdahale etmesini sağlayan bilgi uygulamaları anlamına gelen teknoloji, günümüzde yaşamın temel bilgisinin ve doğal olayların işleyişinin sayısallaştırılabilmesi, iklim ve toplum davranışları dahil, modellenebileceğinin anlaşılması ile başka bir düzeye çıkmıştır. İşte Yapay Zeka, verileri temel alarak, insan aklına benzer şekilde bilgiyi oluşturabilen ve çıkarımda bulunabilen, işleme ve değerlendirme kapasitesi teorik olarak sınırsız bir yenilik (!) olarak bilimsel ve teknolojik gelişmenin nihai bir ürünü olarak, hala inanmakta güçlük çeksek de, karşımızdadır. Ancak bu teknoloji kimi tekellerin elindedir ve bu tekeller dünya üzerinde geçmişte üretilmiş ve halen üretilmekte olan bilginin de tekeline sahiptirler. Üstelik bu teknoloji, özellikle sosyal medya gibi ortamların ardındaki algoritmalar vasıtasıyla zihinlere hükmetmeye başlamış, bizi siyasi ve ticari olarak belirli tercihlere yönlendirmeye ve davranış kalıplarını benimsetmeye başlamıştır. Tercihleri sürekli takip altındaki insanın davranışının makineler için öngörülebilir hale gelmesi yönüyle, bu teknolojinin, geleceğin bilgisine de sahip olunduğu söylenebilir.

Dijital teknolojiler, bulut tabanlı veri merkezleri, makina öğrenmesi ve yapay zeka ile sayısız sensörden, akıllı araçlardan, cep telefonlarından akan veri nehirleri adeta süzgeçten geçirilip işlenmekte ve daha önce akla gelmeyen  ilişkiler kurulabilmektedir. Bu yolla yeni ilaç moleküllerinin keşfi, proteinlerin alabileceği üçboyutlu formların ortaya konması gibi daha önce çok zaman alacağı düşünülen önemli buluşlar da yapılabilmektedir.  

Yapay Zeka teknolojisi iyi amaçlar için de kötü amaçlar için de kullanılabilir. Ancak, az sayıda devlet veya şirketin kontrolüne bırakılmaması gerektiği açık olan bozucu (disruptive) bir teknolojidir. Yapay Zeka kontrol edilmezse, dünyadaki eşitsizlikleri şimdiye kadar benzeri görülmemiş bir şekilde artırabilir, kötülüğün, sinsiliğin can yakıcılığını artırabilir. Bir örnek; savaş alanlarında kullanılmaya başlayan otonom dron sürüleri. Bunlar yapımı görece kolay, düşük maliyetli katil silahlar. Bu özellikleriyle, öldürücü teknolojilerin yaygınlaşmasına ve "ev yapımı!" özelliği kazanmasına neden olabilir.   

Mahalli sorunların bile, pandemi örneğinde olduğu gibi küresel boyut kazanabildiği veya iklim değişikliği, hava kirliliği gibi sınır tanımayan ve de en çok da, en az sorumlu olan yoksulları etkilediği bir zamanda yaşıyoruz. Dünyanın evrenin merkezi olmadığını, hatta güneş sisteminin gezegenlerinden sadece biri olduğunu, güneş sistemimizin yer aldığı Samanyolu galaksisinde 200 milyara yakın güneş benzeri yıldız olduğunu, evrendeki galaksi sayısının ise trilyonlara yaklaştığını artık biliyoruz. İnsan merkezli ve "bize bir şey olmaz, nasıl olsa Tanrı/düzenin mimarı değişikliklere, kötülere izin vermez" anlayışının geçersiz olduğunu, kendi kaderimizin ipini kendi elimizde tuttuğumuzu, acı bir yalnızlık ve adeta terkedilmişlik hissederek, ancak aklımızla biliyoruz. Küresel boyutta bir yok oluşa yol açabilecek, uygarlığımızın temellerini harap edebilecek ekolojik değişiklikler,  afetler, çevre kirliliğine bağlı biyoçeşitliliğin yok olması, nükleer savaş ya da kontrolden çıkan küresel bir konvansiyonel savaş tehlikesi her zamankinden daha büyük gibi görünüyor. Öte yandan, hepimiz birbirimizle büyük bir ailenin fertleri olduğumuzu sanki daha iyi biliyoruz, daha fazla hissediyoruz. Her birimiz, evimizde ya da iş yerimizde tüm insanlıkla iletişim içindeyiz ve tüm dünyanın haberleri üstümüze akıyor: dünyanın öbür ucundaki insanların başına gelen bir felaketi, hangi ülkeden, hangi ırktan, dinden olurlarsa olsunlar sanki mahallemizden birisinin başına gelmiş gibi hissedebiliyor, etkileniyoruz. Sadece insanlara üzülmüyoruz, tüm canlıların acıları ve dünyanın güzelliklerinin yok olması bizi dertlendirebiliyor. Bilen insan gözünü  kapatamıyor.  Ama bilmek için bakmak, zaman ayırmak, dinlemek, dikkatini verebilmek, empati yapmak gerekiyor. Ancak bu çok yorucu. Yine, üstümüze akan bu bilgi selinin kimi odakların sesini daha fazla yansıttığını öteden beri biliyorduk. Artık yapay zeka ile tamamen suni içeriklerle korkutulup istenen şekilde yönlendirilebileceğimiz endişesini yaşıyoruz. 

Artık eski bağlarımızın, değerlerimizin üstüne yenilerini ekleyip başka tür bir birlik, kardeşlik hissini yaygınlaştırma zamanı. Küresel tehlikeler bir insanlık kardeşliği kurmayı gerektiriyor. Birlik olmanın, dayanışmanın yolunu bulmalıyız. Daha eşitlikçi, paylaşımcı olmanın bir yolunu bulmalıyız. Sadece kendimizin ve ailemizin, belki mahallemizin değil, ülkemizin, tüm ülkelerin ve Dünya'nın iyiliğini isteyen dünya vatandaşlarına dönüşmeliyiz. Yapay Zeka bir tehdit olabilir, ama bizi birbirimize yakınlaştıran ve önümüzdeki sorunları aşmamızda kullanabileceğimiz en büyük yardımcı da olabilir. 

Eski inançlar, eski töreler, eski düşünceler, eski kabuller, ben-sen, biz-siz ayrımları geride bırakılmalı. Evrimsel atamızdan devraldığımız ve bugüne kadar sağ kalmamıza yardımcı olan bencillik artık sürdürülebilir değil. İnsanlık uygarlıkda bir basamak daha atlayarak, uygarlık 3.0'a ulaşmak zorunda.  Henüz çok geç değil, düzelebiliriz, dünyanın sağlığını önceleyen bir ekonomik düzeni, tüm canlıları ve ekosistemleri kucaklayan bir yaşam tarzını benimseyebiliriz. Yani geçmişten ders alıp evimiz olan ve her şeyimizi sağladığımız, her şeyi borçlu olduğumuz dünyanın değerini anlarsak, daha iyi yaşamanın kaynakları sınırsızmış gibi sömürmek ve tüketmek ile, zengin olmanın daha çok üretme ve satma ile eşanlamlı olduğu anlayışını terk edebilirsek, kısaca sürdürülebilir bir yaşam sürebilirsek, sonunun er ya da geç felaket olacağı açık olan bu kısır döngüden çıkmamız, ama kimseyi geride bırakmadan yani hep birlikte çıkmamız, mümkün olacaktır.  Aksi halde, koşullar giderek ağırlaşacak, yaşam herkes için zorlu olacaktır. 

Tehlike bu kadar büyük ve yapılması gerekenler açıksa, o halde, bir an önce aklımızı başımıza toplayıp bugünkü politik ve ekonomik sistemi iyileştirmek için harekete geçmek, yöneticilere yönü işaret etmek, baskı yapmak gerekiyor. 

Üstelik "ben mi, sıra bende mi", diye sormaya gerek de yok. Sıran çoktan geldi...

4 Aralık 2024 Çarşamba

Başkasıyla Yaşamak ve Yapay Zeka / Living with someone else and Artificial Intelligence

Bir başkasıyla birlikte yaşamak zordur. Mutlu ve uzun süreli bir birlikte yaşam hayal eden kişi, partnerini/diğerini değerlendirdiği gibi kendisini de "objektif" olarak değerlendirebilmelidir. Bunun bir yolu, karşısına kendisini koyup, kendisi gibi biriyle yaşamayı isteyip istemeyeceğini sorgulamaktır. Ancak insanlar genellikle kendileriyle ilgili rahatsız edici özelliklerin üzerinde durmazlar veya bunların yeterince farkına varamazlar. Psikolojik bir perde kendi gerçeklikleriyle yüzleşmelerini engeller. Bir tür savunma mekanizması. 

Kişinin gönlündeki/aklındaki kendisiyle içindeki/bilinçaltındaki kendisi farklı farklıdır. Kendisini "olduğu" gibi değerlendirebilmek belki de mümkün değildir (çünkü oluş bir akıştır ve olunan bir nokta yoktur, belki bir eşikten bahsetmek mümkün olur) ama olgunlaşan insan bu bilgeliğe yaklaşır. Burada kastedilen başkalarının/toplumun değerlendirmeleri değil sadece. Zayıflıkları kadar kuvvetli yönleri de olan ama ilahi olmayan insan türünün bir ferdi olduğunun bilinci ve bunun doğurduğu kardeşlik duygusuyla algılarını genişletip ailesinin/toplumunun değerlerinin ötesine çıkıp  kendisini ve başkalarını şefkatle kucaklayan bireyleşmiş insanın aydınlıkta yaptığı hoşgörülü değerlendirme. 

Bütün bu değerlendirmeler sonrasında kendi kendisiyle birlikte yaşayabileceğine kanaat getiren kişi ancak bir başkasını bir tehdit olarak algılamaz, yararlanılacak bir nesne gibi, yaralarına ilaç gibi görmez; sadece tahammül etmekle kalmaz, ama gerçekten sevebilir ve başkasının sevgisini kabul edebilir. Hem kendi mutlu olabilir hem başkasını mutlu edebilir, huzurlu bir hayat sürmek için gerekli koşulların kendine düşenini gerçekleştirebilir. 

Yapay Zeka döneminde belki böylesi bir kendi psikolojik avatarımızla ön sohbeti gerçekleştirmek ve kendimizle samimi bir şekilde yüzleşerek puan vermek mümkün olabilir, ne dersiniz? 

Benim korkum, kendisini vazgeçilmez gören bazılarının bu sanal ilişkiyi gerçek sanıp sürdürmeye çalışma ihtimalleri. 


Living with someone else and Artificial Intelligence

Living with someone else is difficult. A person who dreams of a happy and long-term life together should be able to evaluate oneself "objectively" as he evaluates his partner/others. One way to do this is to put oneself in front of himself and question whether he would want to live with someone like him. However, people generally do not dwell on the disturbing characteristics about themselves or are not sufficiently aware of them. A psychological curtain prevents them from facing their own reality. A kind of defense mechanism.


The self in a person's heart/mind and the self inside/subconscious are different. It may not be possible to evaluate oneself "as it is" (because becoming is a flow and there is no point where one stands, perhaps it is possible to talk about a threshold), but a mature person approaches this wisdom. What is meant here is not only the evaluations of others/the society. It is the tolerant assessment made  by the individualized person who is well aware that he is a member of the human species which has both strengths and weaknesses but not a divine creature and the sense of brotherhood that this creates, who expands his perceptions, goes beyond the values ​​of his family/society and embraces himself and others with compassion.


After all these assessments, a person who is convinced that he can live with himself, who does not perceive another person as a threat, who does not see them as an object for his ends or as a remedy for his wounds, who does not only tolerate them can truly love and accept love of somebody. He can both be happy himself and make others happy, and can fulfill his part of the necessary conditions to live a peaceful life.


In the age of Artificial Intelligence, it may be possible to have such a preliminary conversation with our own psychological avatar and score ourselves by sincerely confronting ourselves, what do you think?


My fear is that some people who see themselves as indispensable may try to continue this virtual relationship by thinking it is real.

18 Ekim 2024 Cuma

Kral Çıplak Ama Umursamıyor

 Güç ve iktidar arttıkça sorumluluk azalır, kuralsızlık alanına giderek daha fazla girilir, ahlak, gelenek ve göreneklere saygı ihtiyacı, tam da en yüksek olduğu dönemde kaybolur. Kral sorumsuzdur ve çıplak olmasında artık bir sakınca yoktur. Krala çıplak olduğunu hatırlatabilirsiniz, belki buna müsamaha gösterir, ama kendisinin çıplaklığından niye utansın ki? Utanma sıradan insanların,  toplum yaşamına uyum sağlamak zorunda olanlara düşer.  Kişiliğimizin gelişmesinde önemli rol oynayan başkaları ne der fikri ve onlarla ilişkimize yön veren eşitlik, kardeşlik, sıradan bir birey olmanın acı ve mutluluklarını yaşama, kuralları ve sınırları gözetme zorunluluğu kalmayınca, birden ayakları yerden kesilir ve yükselir ruh, yerçekiminin etkisinden kurtularak. Öte yandan ölümlü olduğunu, acı çekebildiğini, kayıpları olduğunu ve gelecekte de olacağını bilmek bu yerçekimsizlik duygusunun dengesini bozar, ruhun bir yüzünün sürekli karanlığa, yok oluşa, hastalıklara, acılara dönmesine, onlarla meşgul olmasına neden olur. Şüphe, yalnızlık, korku kral olmanın bedelidir. Mutsuz olduğu sözlenemez belki, iktidar oyunlarının keyfi yok değildir, ama huzurlu değildir. Yalnızlık, gittiği yolda eşlikçisidir. 

Yapay zeka bir gün duygulardan arınmış haliyle mutlağa yakın güce erişirse, "kral çıplak" diyen o çocuğa ne der, ne yapar? 

6 Ekim 2023 Cuma

İnsanlık Durumu

 


İnsan yaşamının çoğunlukla köylerde, toprağa bağlı olarak ve dar sınırlar içinde geçtiği uzun binyıllar süresince dinler doğa olaylarının, tarlalarda ekinlere dadanan hastalıkların, açlık, hastalık ve ölümlerin açıklayıcısı olarak kabul gördü. İçine doğulan toplumdan edinilen din, varoluşun sırlarını insana fısıldadığı gibi toplu yaşamın sürdürülebilmesi için gereken kuralları insanüstü, dolayısıyla sorguya çık olmayan bir seviyeden bireye dayatarak işbölümü, paylaşım, yardımlaşma, sosyal düzenin sağlanmasında, biz ve onlar ayrımıyla kimin dost kimin düşman olduğunun belirlenmesinde önemli rol oynadı. Din herkesi ortak bir anlayışa getirerek unsurların uyumlu bir şekilde bir arada hareket etmesini sağlamakta, böylece toplumsal hayatın işleyişine pürüzsüzlük sağlayan bir tür akışkan yağ gibi rol oynamaktaydı. 

Doğduğu andan itibaren aileden başlayarak toplumsal kültürle beslenen insanoğlu adeta dinin içine de fırlatılmış oluyor ve çok küçük yaştan itibaren bu ortamda, göldeki balık gibi sorgulamadan yüzüyordu. Değişmez bir düzeni anlatan din insanın dünyasını şekillendiriyordu ve dünya dini olandan ibaretti.

Sonra her şey önce yavaş sonra giderek hızla değişmeye başladı. Toplumlar büyüdü, insan nüfusu arttı, şehirler kalabalıklaştı. Coğrafi keşiflerle yeni kıtalar, yeni kültürlerden haberdar olundu. Dünyayı ve insanları anlamada bilimsel yöntemlerin uygulanması, teknolojik devrimler, sanayileşme ve üretim-tüketimde hızlı artış, ulaşımın hızlanması ile adeta toplumlar kendi Ergenekon destanlarını yaşamaya, etraflarını saran kültürel, ben-merkezli duvarları delip dış dünyaya açılmaya başladılar. Ama barış hala çok uzakta, korku ve çıkarların beslediği savaşlar ise geçmişte olduğu gibi her yerdeydi.

Günümüzde insan kimdir sorusunun yanıtı toplumların varlıklarını çoğunlukla izole bir şekilde ve zihni duvarlar ardında sürdürdükleri çağlardakinden farklı olmalı. Bunca iletişim kanalının mevcut olduğu, anında dünyanın dört bir bucağından haber alınabildiği, acı, hastalık, yokluk ve ölümlerden haberdar olunduğu, afet ve savaşların yıkımlarının hepimizi tehdit ettiği bir dönemde, "insan, hangi kıtadan olursa olsun insana yabancılık duymayan ve bu nedenle de başkalarının acısını duymazdan gel(e)meyen,  insanlık aleminin bir bütün olduğunu ve kendisinin bu geniş ailenin ayrıcalıksız ve herkes gibi değerli bir ferdi olduğunu hisseden, bununla kalmayıp acıların ve mutsuzlukların azaltılmasında sorumluluk alandır," diyebiliriz. 

Hâlâ kabileci gelenekleri sürdürerek daha büyük ölçekte uluslara, ırklara, etnik gruplara, ideoloji ve dinlere göre bölünerek ve yarattıkları yabancılarla mücadele ederek yaşamayı sürdürmek isteyen insanların, türlerini de aşan bir bütünün parçası olduklarını görmesi tarihin hiçbir döneminde günümüzde olduğu kadar olası olmamıştı. Uzaydan çekilmiş dünyaya ait güzelim mavi bilye fotoğrafı bu kavrayışın en güçlü ve sağlam başlangıç noktalarından birisi kanımca. Üzerinde yaşadığımız gezegenimizin, çevresini saran karanlık boşluğa inat güzelliğini ve biricikliğini fark edip  evren ölçeğinde küçüklüğünü ve kırılganlığını kavramak insanı adeta soluksuz bırakıyor. Karıncaların üstünlük savaşına gülümsemek gibi, o pencereden insan toplumlarının mücadelelerini seyretmek. Aramızdaki asıl ayrımlar yaşamı umursamayan büyüme ve sahip olma arzusu, gelir adaletsizliği, giderek büyüyen sosyal eşitsizlikler, kaynakların sınırsız ve sorumsuz sömürülmesinden kaynaklanıyor. Zorbalık, giderek daralan ve her şeye layık bir "biz" ve giderek genişleyen ve hiçbir şeyi haketmeyen bir "onlar" anlayışını besliyor.

İnsan toplumları tarihin her döneminde sınıfsal yapı içerdi. Büyücüler, krallar ve rahipler, toprak soylular, zenginler, yöneticiler, savaşçılar, kullar veya sıradan  vatandaşlar ve yabancılar gibi çeşitli toplum katmanları hep oldu. Bir sınıftan diğerine geçiş kimilerinde imkansızdı kimilerinde ise ancak küçük bir azınlığa nasip oldu. Her dönemde "barbarları" bizden aşağı görmeye zorlayan kabuller, inançlar mevcuttu. 

İnternet ve sosyal medya çağında ise sıradanlık ve kötülük hiç olmadığı kadar çıplak olarak karşımızda. Ve toplumlar diğerlerinden pek de farklı olmadıklarını görmekte bu temaşa alanında. Ne biz sandığımız kadar ahlaklı, seçilmiş ve benzersiziz ne de onlar bayağı ve saf kötüler. Dahası üzerinde yaşadığımız dünya artık hasta ve bu durum hepimizin hayatını etkiliyor. Sorunlara birlikte çözüm aramayı artık erteleyemeyiz. Bir kurtarıcı beklemenin sonuç vermeyeceğini artık biliyoruz.  Talihin piyango çekilişinin yapıldığını düşündüğümüz torbanın sonsuz seçenekle dolu olmadığını ve çeken elin gökte oturmadığını biliyoruz. Bilmediğimiz, anlamadığımız şeyler hala var elbet ama içimizdeki bilge her şeyi bilmediğimizi de biliyor. Öte yandan her şeyin bilgisine halen sahip bir gücün bizimle bizzat ilgilendiği, kötülük olarak gördüklerimizi bu dünyada olmasa öbür dünyada cezalandırıp adaleti er ya da geç sağlayacağı inancı hala bizi mutlu ediyor. 

Tarihin bir döneminde karanlık kötüydü ve cinleri, şeytanları barındırıyordu. Ateşin bulunmasıyla karanlık geriletildi, korkusu azaldı. Belki unutuyoruz ama günümüzde kolayca tedavi edilebilen kimi bulaşıcı hastalıklar kalabalıklar halinde yaşamanın başlaması, hayvanların evcilleştirilmesi, yaşam koşullarının değişmesiyle birlikte salgınlar yapmaya ve kitleler halinde ölümlere yol açmaktaydı, dolayısıyla korkutucu ve sonsuz acı vericiydi. Kutsal kitaplarda yer alan peygamberlerin hayatlarına bakınca, Hz. Eyüp'ün birçok çileli hastalıklar atlattığını, Hz. İsa'nın hasta ve sakatlara şifa verdiğini, Hz. Muhammed'in çocuklarının çoğunu küçük yaşta hastalıklar nedeniyle kaybetmenin acısını yaşadığını  görürüz. Acıların hepsi bilinmezliklerden kaynaklanıyordu, hepsi gayptandı ve kadere isyan edilemezdi. 

Bir zamanlar büyücüler, rahipler, şifacılar hastalara dokunur, dua eder, kimi ot ve bileşiklerle ağrısını dindirmeye, sağaltmaya çalışırlar, çoğunlukla da başarılı olamazlar, ama yine de toplumda gördükleri saygı azalmazdı, kader denilir geçilirdi. Şimdi ise, örneğin ülkemizde geniş bir halk kesimi, bilimin ve tıbbın ulaştığı seviye ve hastalıklarla mücadelede elde edilen başarılara güvene dayalı ve eski kader anlayışından olabildiğince uzak beklentiler içinde, belki inandıkları dinin akidelerine ters olduğunu fark etmeden, ağır yaralanmış veya hastalığının son evresinde bir yakınlarını hastaneye tedaviye getirdiklerinde hekimlerden yaşatma garantisi istiyorlar, bu gerçekleşmediğinde ise şiddet kullanmaya başlıyorlar.  Nereden nereye geldik değil mi? Yaşamın üzerini örten karanlığın perdesinin kalkmaya başladığının bilmeden de olsa kabulünün bir göstergesi değilse nedir bu?

Kutsalın tarifi değişiyor artık. "Dış güçlere" değil, önce iç güçlere dönüp yüzümüzü çeviriyoruz. Bir tür olarak varlığımızı sürdürebilmemizin yaşam kaynağı dünyamızı sevmek, üzerindeki canlı hayatı korumakla başladığını sezmeye başlıyoruz. Ve dışarıda, bize yabancı, acı çeken bir tek insan kaldığında bile mutlu ve huzurlu olamayacağımızı anlıyoruz. Çünkü artık haberdarız, çünkü artık biliyoruz ki sınırlar, ayrımlar sadece zihnimizde var oldular. Bir başına insan olmamız, insan kalmamız mümkün olmadığı için daima bir gruba ait olma gereği duyuyoruz ve o grubu başlangıçta biz seçmedik. Ait olduğumuz toplum bizi ve zihnimizi yapılandırdı. Günümüzde insan aklının bir ürünü olan teknolojinin  imkanları "akıl edenleri" daha önce olmadığı kadar birbirine, tek bir millet anlayışına yakınlaştırıyor. 

Sınırların gerçek olup olmadığını bir de kuşlara sorun!

10 Ağustos 2023 Perşembe

Bir miras haberinin düşündürdükleri

 


Oksijen gazetesinin haberine göre (4-10 Ağustos 2023),  VIII. Earl Charles John Cadogan ölmüş. Bize ne diyebilirsiniz. Cadogan, 86 yaşında bir İngiliz. Londra'nın en lüks semtlerinin (bina değil, semt!) sahibiymiş bıraktığı emlak mirası arasında şunlar yer alıyormuş:
Daire ve müstakil evlerden oluşan 3 bin konut,
300 mağaza,
30’dan fazla restoran, cafe ve bar,
46 bin metrekare ofis alanı,
5 büyükelçilik binası,
aralarında
Cadogan Hotel’in de bulunduğu 9 otel,
Londra’nın en önemli konser salonlarından Cadogan Hall,
5 kilise,
10’dan fazla park,
7 okul…
Cadogan Estates bunlarla birlikte Pavillon Road’un tamamına yakını ile Sloane Square’deki Duke of York Square adlı alışveriş ve restoran merkezinin tamamının sahibi.
Yine Knightsbridge’teki Harvey Nichols da Cadogan’a ait.

Üstelik bu servet (toplamı 5.5 milyar sterlin), Gates, Musk, Bezos, Soros, Walton vs'lerin yüzmilyarları bulan servetlerinin yanında ufak bile kalıyor.

 
Öte yanda, evi barkı olmayan, işi olmayan, gıda güvencesi olmayıp ne bulursa onu yiyen, bir tek kuruş gelecek için bir tarafa koyamayan, aksine borç içinde boğulan, çocuğunu okula gönderemeyen, toplu taşıma (o da varsa) ücretini bile karşılamada güçlük çeken milyarlar var. 

Ve büyük şirketler ormanları madencilik için, sanayi için yok ederek, suları ve havayı kirleterek, çevreyi yaşanmaz hale getirerek hiçbir bedel ödemeden kâr etmeye, büyümeye, insanların hayatını olumsuz etkilemeye devam ediyorlar.  

Servetin giderek daha az sayıda elde toplanması dünyayı hepimiz için yaşanması daha zor, huzursuz bir yer haline getiriyor. Üretimi ve kârı sürekli büyütmeye yönelik kapitalist anlayışın toplumsal hayata, çevreye ve ekosisteme yaptığı tahribat günümüzde öyle büyük ki artık lokal değil küresel bir yıkım sürecine girdik. Bu kötüye gidişin önlenebilmesi için çeşitli devlet müdahalelerine, örneğin artan oranlı gelir ve servet vergilerine, güçlü sosyal politikalara, çevre koruyucu önlemlere, kaliteli ve yaygın kamusal sağlık ve eğitim hizmetlerine, toplu konut sunumuna, yaşanabilir şehirlere ihtiyaç var. İşsizlik öncelikli bir sorun ve gelişen teknolojinin imkanlarının sermaye sahiplerinin kârlarını artıracak şekilde artan otomasyona ve çevrenin sömürüsüne değil, işgücünün eğitimine ve yeni beceriler kazanmasına,  insanca yaşamaya imkan tanıyan bir seviyede ücret alınabilen yeni iş alanları açmaya, çocuklar, yaşlılar ve kadınlar gibi toplumun kırılgan kesimlerinin ihtiyaçlarına duyarlı, ayrımcılık ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik çabalara ihtiyaç duyulmakta. Daha fazla büyümeye, güç ve hakimiyet kazanmaya, zenginleşmeye yönelik söylemlerin sadece yoksullar için değil, herkes için, tüm dünya vatandaşları için bir tehlike olduğu artık anlaşılmalı. 

 Öte yandan, insanı her şeyin merkezine alan, adeta yaratılışın sebebi sanan zihniyet de sorunlu. Aslında insan da evrimin bir sonucu ve evrilmeye de devam eden eksik bir varlık; mükemmellikten uzak. Önceliğimiz kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizle çoğunlukla sınırlı. Adeta akli olgunluğa ulaşmamış (belki de hiç ulaşmayacak) bir çocuğun eline verilmiş güçlü bir ateşli bir silah gibi, günümüzde eriştiği seviye ile bilim ve teknoloji. Evrimin hedefi zeka değil, sağ kalma ve uyum olduğuna göre, eğer aklımızı kullanamazsak, dünyalı olduğumuzu, dünyadaki yaşamın bir parçası olduğumuzu unutur, ayrı gayrı kalırsak birbirimize, eşitsizlikleri ve memnuniyetsizlikleri büyütmeye devam edersek yakında yaşamaya değer bir dünya kalmayacak. Acı olan, bu gerçeklerin büyük oranda bugünkü sistemin ileri gelenleri tarafından bilinmesine rağmen harekete geçilmemesi, bencil ve sorumsuz yaklaşımların sürdürülmesi. Bu yüzden canlı yaşamın bütünlüğü ve eşit dünya vatandaşlığı anlayışının tüm kültürlerce özümsenmesi, birey olarak kimliğimizin bir parçası olması gerekiyor.

Bir tür olarak bu dünya dediğimiz gezegende var olmaya devam etmek istiyorsak, önceliklerimizi ve değerlerimizi gözden geçirmek zorundayız.  Bu alanda devletlere ve yöneticilere büyük bir sorumluluk düşüyor. Ve tabii milyonlarca, milyarlarca biz yönetilenlere de...

İnsan olmak sorumluluk almak demek, hem kendimiz, hem tüm insanlar hem de tüm yaşam için.



7 Mayıs 2023 Pazar

Toplumun evrimi

Toplumlar hangi davranışları ödüllendirirlerse onların daha sık ve daha fazla kişi tarafından ifade edilmesini sağlamış olurlar. Zamanla bu özelliklerin dayandığı genler seçilerek kalıcı evrimsel değişiklikler ortaya çıkar. 

İnsanlar hayvanları evcilleştirirken saldırgan olan tür veya bireyleri değil uysal olanları doğal olarak tercih etmiş ve nesiller boyu en uysal olanların çoğalmasına izin vererek bugün birlikte yaşadığımız ve doğada yaşayan vahşilerinden davranışsal olarak farklı evcil hayvanları üretmislerdir. Benzer şekilde insan toplulukları da saldırganlığı, birlikte yaşamayı zorlaştırdığı için cezalandırmış ve bu kişileri toplum dışına atarak daha sosyal, daha fazla işbirliğine yatkın, daha az kavgacı ve daha az şiddete başvuran nesiller ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Steven Pinker,  tarihsel süreçte uygarlaşma ile insan toplumlarında şiddetin görülme sıklığında görülen azalmayı konu alır. Richard Wrangham ise "The Goodness Paradox" adlı eserinde, evcilleştirme sürecinde saldırganlığı azaltmaya yönelik insan tercihlerinin hayvanlarda düşük kulak, daha küçük kafatası ve beyin hacmi, dişlerde küçülme, yüzde kısalma gibi fiziksel değişikliklere yol açtığını anlatır. 

Buradan kendimiz için çıkarabileceğimiz ders, eğer birlikte yaşamaya devam etmek istiyorsak, toplum olarak şiddetten olabildiğince uzak durmak, saldırganlığı, bencilliği, her tür ayrımcılığı, eşitsizlikleri reddetmek ve dışlamak, bunları normalleştiren şiddet dilini terk etmek, bu dilin yerleşmesine, onaylanmasına  karşı çıkmak gerektiğidir. Aksi taktirde, korkarım tersine bir evrim sürecine yani şiddetin hakim olduğu bir topluma dönüş yoluna girilmiş olur ki bu, toplumsal bağların gevşemesine, giderek bu bağların koparak çatışma ve savaşların, acı ve ıstırapların artmasına, sonunda şiddeti ödüllendiren toplumların dağılmasına ve işbirliği kültürünün yerleştiği toplumların hakimiyetine girmesine neden olacaktır. 

Uzun vadede  barış ve işbirliği zaten kazanır. Ama birey olarak bizler için asıl mühim olan barış, huzur, kardeşlik ve adaleti bu kısa yaşam süremizde toplum ve giderek dünya vatandaşları olarak, sevdiklerimizle birlikte yaşayabilmektir.